Geçtiğimiz haftasonu ne zamandır gitmek istediğimiz Sultanahmet’e gittik. Hem Babıali Şenliklerini görürüz, hem de biraz tarih kokusu duyarız diye, pazar günü kahvaltıdan sonra düştük yollara. Malum şehrin en uç köşesinde oturduğumuzdan böyle merkezi yerlere biraz geç varıyoruz..

Malum artık Ekim ayında olduğumuzdan Sonbahar’ı iyice hissediyoruz. Ne kadar güneş de olsa, ona aldanmamak lazım. O bile üşütüyor. Bu pazar günü de öyleydi. Güneşli ama soğuk bir gündü. Sonbahar’ı tamamen hissettiren bir gün..

Özlemişim Sultanahmet’i.. O tarihi kokusunu, turistlerin meraklı meraklı gezişlerini, dükkanlardaki tarihi ve rengarenk eşyaları. Orada otursam, bütün gün onları seyretsem diye düşünmüyor değilim.. Hatta oraya taşınmayı bile düşünebilirim. Kiraları dolar üzerinde olmasaydı eğer.. Hayaller hayaller..

Sultanamet’te bu yıl 3.’sü düzenlenen Babıali Şenlikleri vardı. Son gün olduğu için çoğu stand kapalıydı, kimisi de kapanmak üzereydi. Bir tek Türkiye Gazetesinin standı açıktı ve dolu doluydu. Karikatür kitaplarını tanıtan bir stanttan karikatür çizmenin inceliklerini anlatan bir kitap aldık. Kitabın yazarı ve yayıncısı olan Kamil Yavuz bizim için imzaladı. Kendisinin İstanbul’u karikatürize ettiği kocaman bir de tablosu bulunuyordu. Çok harika çizilmişti, Şu adresten görebilirsiniz: http://www.toonpool.com/user/6992/files/insanbul-2_723979.jpg

Babbıali Şenlikleri dışında bir de 1001 İcat Sergisi de vardı ama içeri girmek için Ayasofya’nın önünden Topkapı Sarayına kadar uzanan kuyruğu göze almalıydık. Biz hem mevsimine uygun giyinmediğimiz için üşüdüğümüzden, hem de Sultanahmet’ten Taksim’e yürüme planlarımız olduğundan sergiyi gezmeden oradan ayrıldık.. Ama çok merak ettiğim bir sergi olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim.

Serginin önünde bir vinç vardı. Acaba bu nedir diye bakarken gökyüzünde yani 60 metrede yemek yemeyi bekleyen insanlar olduğunu gördük. Ona bile bakamadık oradan uzaklaştık…

Yürüye yürüye önce Eminönü’ne çıktık. Pazar günü olduğundan çok kalabalık değildi. Bir kaç turist vardı onlar da Sultanahmet’e gidiyorlardı belli ki. Bizim de karnımız i yice acıktığından Eminönü’de güzel bir yemek yedik. Biraz oturup ardından yine yürümeye başladık. Hedefimiz Taksim’e varmaktı. Hava da artık kararmaya başlamıştı. Taksim elbette kalabalık olacaktı..

Eminönü’nü de çok seviyorum. Elbette tüm dükkanların açık olduğu, mısır çarşısının tıklım tıklım dolduğu günlerde.

Köprüden karşıya geçmeye yeltendiğimiz sırada alt geçitteki saatçileri görünce dayanamadım 5 tl’ye bir saat aldım. Onu paylaşmiim, ama kolumda duvar saati gibi kocaman bir şey..

ve Taksim..

Yavaş yavaş gece olurken biz Taksim sokaklarına varmıştık. Galata kulesi tüm ihtişamı ile bizi karşıladı. Onda da kuyruk vardı. Kuyruklardan kaçarak uzaklaşırken fotoğraf makinamın pillerinin bana yaptığı azizlik yüzünden doğru düzgün fotoğraf çekemedim. iPhone’un da gece çekimine elverişli olmaması yüzünden Taksim’de çok fotoğrafımız yok. O yüzden şarjlı pillerimi orada imha etmek zorunda kaldık! Çünkü o gün beni fıtık ettiler..

Her neyse.. Taksim’de de bir kahve içer, 145T’mize biner evimizin yolunu tutarız diye düşündük.

O yüzden son durağımız Mephisto Cafe oldu. Orayı çok seviyorum. İçinde hem kitap hem kahve var. Eşimle birlikte kahvelerimizi içtikten sonra ben aşağı kitapların olduğu yere indim. Hem o günü hatırlamak hem de her sonbahar okumak için Jane Austen’ın Gurur ve Önyargı kitabını aldım..

Gezimiz bitmiş tam evin yolunu tutmuştuk ki, otobüste herkesin “Deprem olmuş” söylentilerine kulak kabarttık. Meğer biz Taksim’de gezerken deprem olmuş da duymamışız.. Beylikdüzünden de epey hissedilmiş.. Allah daha kötülerinden korusun inşallah..

Böylece bir Sultanahmet – Eminönü – Taksim gezimizin de sonuna geldik.. Havalar güzelleşince tekrarlamak dileği ile..