rize’den geriye kalanlar

Ağustos’un ilk haftası Rize’de dolu dolu 4 gün geçirdik. Geçen seneki Rize tatilimizin devamı gibiydi sanki. Minik rüya mavisi Fiat Panda arabamız, yaylaya giden yollar, bol bol yeşil ve mavi. Bir de eşimin çocukluk arkadaşının düğünü.

Çok keyifli bir otobüs yolculuğunun ardından puslu ve yağmurlu bir günde Rize’ye indik. Şehir merkezinde işlerimizi halledip, köye çıkmayı plandık. Rize’ye gidip şehirde kalmaktansa, köyde kalmayı tercih ediyoruz. Çünkü, çay bahçelerinin arasından doğan güneşle güne başlamak harika oluyor.
Eşim şehir merkezinde işlerini hallederken, ben de bölgenin en meşhur pastanesi olan Dergâh’ta oturmayı tercih ettim. Orada otururken, Gönen’den arkadaşımın Rize’de olduğu aklıma geldi. Eğer işi yoksa yanıma gelmesini söyledim. O da geldi sağolsun. Doğup büyüdüğümüz yerlerden uzakta, tamamen farklı bir yerde buluşmanın verdiği şaşkınlıkla birbirimize Rize izlenimlerimizi anlattık. Ne yazık ki işi olduğu için erken ayrılmak zorunda kaldı. Bu sırada o akşam düğününe gideceğimiz eşimin çocukluk arkadaşı ile de karşılaştık. Akşama düğünde görüşmek üzere oradan ayrıldık.
Ve yol yorgunluğumuzu bile üzerimizden atmadan akşam hazırlanıp düğüne gittik. Düğün Rize’nin en bilinen oteli olan Dedeman’da oldu. Herşey çok güzeldi. Bol bol horon ve karadeniz havası dinledik. Geceyi Sinan Özen konseri ile bitirdik. Eve kendimizi nasıl attığımızı bilmiyorum. Çok yorulmuştuk.

Ertesi gün, yani Rize’deki 2. günümüzde planımız ayder yaylasına gitmekti. Karadeniz’e gidilir de yayla gezilmez mi hiç? Havanın biraz daha güzel olması için dua ederek gittik Ayder’e. Geçen seneki gelişimizde de gitmiştik. Yalnız bir şeyi sevmiyorum Ayder’de, yaylaya girerken para alınması. Yaylaya varmadan yolumuz kesiliyor ve bizden ücret alıyorlar. Bu çok saçma bir uygulama bence. Yaylada bol temiz hava aldık, güzel dağ manzarası fotoğrafladık. Tulum dinledik, alabalık yedik. Sanırım yaylanın en yoğun zamanında gitmiştik. Yerli ve yabancı bir çok turist vardı.
Gelirken yollardan bol bol mısır ekili alan görünce, çok sevdiğim mısırın burada ucuz olacağını düşünmüştüm. Ama yanılmışım. İstanbul’da 1 ytl olan haşlanmış mısır burada 1,5 ytl idi. Çok fazla fark yok ama kendimi ucuz olacağına çok hazırladım demek ki bana garip geldi.
Alabalık yediğimiz yer, sık ağaçların olduğu çok güzel bir yerdi. Yazın ortasında olmamıza rağmen çok serindi. Yanımda hırka götürmediğime pişman oldum. Hele kazak giyen turistleri görünce pişmalığım daha da arttı. Bir kaç gün öncesinde İstanbul’da yılın en sıcak gününü yaşadığımız düşünülürse, bu serinlik biraz iyi geldi denebilir.
Temiz havayı depolamak istercesine içimize çektik ve oradan ayrıldık..
Akşamki durağımız köydeki teyzemizin evi oldu. Eve ulaşmak için arabayı aşağıda bırakmak ve biraz da tırmanmak gerekiyor. Geçen sene o dağlarda yüreğim ağzımda dolaşmıştım. Şimdi yolları bildiğimden midir bilmem biraz daha rahattım. Akşam olunca çay bahçelerinin arasında çaylarımızı yudumluyorduk. Köyse insanın canı ne televizyon istiyor ne de internet. Hatta içimden, şöyle televizyonun, bilgisayarın ve internetin olmadığı bir yer olsa diye düşündüm. Televizyon ile hiç alakam olmasa da internet çok işime yarıyor. Sonra bu fikrimden vazgeçtim.

Rize tatilimizin 3. gününde Anzer yaylasına çıkmak için yola koyulduk. Ama bu yayla sandığımız kadar yakın değilmiş. Yakın olmasını geçtik, yolları çok bozuktu. İki arabanın yanyana geçmesine imkan yoktu. Toprak kayması da cabası. Anzer yaylasında festival olduğunu duymuştuk, öyle çıkmıştık yola. Daha yaylayı görmeden festivalden bile vazgeçtik, geri dönmek için yol aramaya başladık. Böylece öğrendik ki, bilmediğimiz yol her zaman iyi değil.
Yaylaya gidemeyince merkezde bulunan Rize Kalesini gezelim dedik. Geçen gelişimde yağmurlu bir günde hızlı bir tur atabilmiştim sadece. Kale Rize’nin merkezinde bulunuyor. Çarşıdan yukarıya baktığınızda kaledeki o kocaman bayrağı görebilirsiniz. Tabii ki kaleden Rize manzarası da başka oluyor. Bütün sahil kesimini gözünüzün alabildiğine görebiliyorsunuz. Bu yüzden kale , Rize’de görülmesi gereken yerlerden bence…

Tatilimizin son gününde Rize’nin içini güzelce gezmeye karar verdik. Beb bir çay fabrikasına gidip, çayın hangi işlemlerden geçtiğini öğrenmek istedim. Ama sanırım fabrikalara girmek o kadar da kolay değil. Çay müzesi olduğunu söylediler ama biz yine Rize’nin meşhur yerlerinden olan Ziraat’e gitmeye karar verdik. Asıl adı Atatürk Çay ve Bahçe Kültürleri Araştırma Enstitüsü olan bu yerde bir sürü değişik çiçek ve ağaç bulunuyor. Karnımız aç olduğundan çay bahçesine oturmayı tercih ettik. Ben yeşil çay içerken eşim ve teyzesinin oğlu da siyah çay içtiler. Bir Rize’liye yeşil çay içirmenin zor olduğunu da öğrenmiş oldum. Halbuki yeşil çayda daha çok çay tadı ve kokusu var.

Burada ilk dafe laz böreği yedim. İçinde muhallebi olan tatlı bir börek türü. Tadi hoşuma gitti. Sanırım evde de yapmayı deneyeceğim.
Çaylarımızı içince ben büfede gördüğüm çaylı dondurmadan istedim. Onun da siyah ve yeşil çay olmak üzere iki çeşidi vardı. Tadı biraz çayı andırıyordu ama dondurmaya çayın yakışmadığı kanaatindeyim. Dondurmada çikolata ve vanilyayı tercih ederim.

Rize’den ayrılma vakti gelmişti artık. Geçen sene yaşadığım duygunun aynısnı yaşadım. Rize bana eskiden Gönen’de yaşadığım duyguları yaşatıyor bazen. Çok çocukça bir düşünce ama, Gönen’de yaşadığım zamanlar buraya akın gibi hissediyorum. Duygular, düşünceler. Gizemli bir şehir gibi Rize bana, onun il olduğunu düşünmek zor benim için. Küçük ve şirin bir kasaba gibi adeta. Rize’ye bir gün yolunuz düşerse mutlaka bir yerlisinin tavsiyelerine uyun derim.

Önceki yazıyı okuyun:
rize’de 4 gün

Rize'de yeşil ve maviyle iç içe, çay kokuları arasında dolu dolu bir 4 gün geçirdik. Yediğin içtiğin senin olsun, gezdiğin,...

Kapat