Bu deyimi çok gezenler için kullanırlar. O yaz eğer çok geziyorsam, gördüğüm leylekleri anarım. Bu haftasonundaki çılgın gezimizi de leylek sürüsü görmüş olmama bağlıyorum. Çılgın gezimiz diyorum çünkü, birazdan anlatacaklarım ancak filmlerde olur. Aniden verilen bir karar ve uzun mesafe yolculuğu.

En iyisi baştan başlayayım anlatmaya.

1. gün

Haftasonu eşimin ablasına Gebze’ye gitmeye karar vermiştik. Cumartesi günü öğlende yola çıktık, biraz Yenibosna’daki dükkanları gezelim, biraz Şirinevlerde dolaşalım derken ikindide ancak Gebzeye varabildik. Vakit akşama yaklaştığından daha uzak bir yere gidemeyeceğimzi için sahile inelim dediler. Biz de peki dedik. Eskihisar’a gittik. Etraf çok kalabalık, deniz çok sakindi. Gebze’ye gelirken yollarda biraz fazla vakit geçirdiğimizden, burası bize dinlenmek için harika geldi. Sahil boyunda yürürken, müzeye girelim dediler. Müzenin kapısına geldiğimizde, burasının ünlü ressam Osman Hamdi Bey’in evi olduğunu anladım. Tabii ki ev demek biraz hafif kalır. Resmen konak. Kocaman bahçesi, evin etrafını çevreleyen balkonu. Herşeyi çok güzeldi. Evin içine giremedik malesef, hafta içi gelmemiz gerekiyormuş. Yıllar önce ünlü ressamın dolaştığı evinin bahçesine bir çay ocağı kurulmuş. Biz de bir yandan ressamın tablolarına baktık , bir yandan da çaylarımızı içtik. Eşimin ablasının kocası, “Haydi şimdi Darıca’ya gidelim, oranın sahili de çok güzel” demesiyle oradan ayrıldık Darıca’ya gitmek için yola koyulduk. Darıca ve Gebze birbirlerine çok yakın. Gece olmasına rağmen Darıca , Gebze’den daha şirin bir yer gibi geldi gözüme. Darıca’da sahile inmeden önce Dilruba isimli bir restorana oturup karşı kıyıyı seyrettik. Karşıdan Yalova’nın ışıkları pırıl pırıl parlıyordu. Daha fazla dayanamayıp, sahile inmeye karar verdik. Oldukça dik bir sokaktan aşağı inerken, yukarı nasıl çıkacağımızı düşünüyorduk. Sahil kısmı küçük ama bir o kadar da şirindi. Çekirdek yerken sahil boyunca yürüdük. Yolun sonunda karşımıza lunapark çıktı. Ben balerine binelim diye ısrar ettim ama kimse yanaşmadı. Eşim çarpışan arabalara bilet alınca kendimi direksiyon başında buldum. Ablam ve eşi bir arabada, biz bir arabada. Çok eğlendik. Kendimizi eve zor attık, yorgunluktan ölüyorduk. Sağolsun ablamızın çayı yorgunluğumuzu aldı götürdü.

2. gün

Bugün biraz daha erken kalkalım da daha çok yer gezelim dedik. Saat 9.30 gibi kalktık. Kahvaltıda günün sorusu soruluyordu. “Bugün nereye gideceğiz?” Biz, oranın yerlisi olduğundan enişteye soruyorduk, o da misafir olduğumuz için bize.
“Biz misafiriz nereye götürürseniz gideriz” diyorduk.

Böylece kahvaltımızı yaptıktan sonra dışarı çıktık. Nereye gideceğimiz hâlâ belli değildi. Dün bir ara “Eskihisar’dan gemiye binip karşıya geçsek, Yalova’yı görsek” diye bir fikir atılmıştı ortaya. O yüzden Eskihisar’a gidip, gemiyle karşıya geçmeye karar verdik. Hava çok sıcaktı. Geminin dolmasını beklerken bir kaç kare fotoğraf çekeyim dedim. Gemiye binmeyi bekleyen gelin arabasını ve gelini çekeyim derken, az kalsın gemiyi kaçırıyordum. Neyse ki son anda yetiştim.
Yaklaşık 15 dakikalık, kâh martıları fotoğraflamakla, kâh sohbet etmekle geçen gemi yolculuğunun ardından Yalova’ya vardık. Şehir merkezine gitmek için minibüse bindik. Minibüste Gönen’de olan annemlere mesaj çekiyorduk ki, eşimin aklına çok çılgınca bir fikir geldi. Bu fikri ablam ve eşine söylemeden kendi aramızda konuşmaya başladık. Şimdi bir araba kiralasak ve Gönen’in yolunu tutsak diye. Gönen – Yalova arası nereden baksan 3-4 saat sürüyor. Eğer araba kiralayan bir yer görürsek birbirimize söylemek üzere söz verdik ve konuyu kendi aramızda kapattık. Yalova’nın şirin mi şirin sahilinde dolaşmaya başladık. Deniz kokusunu dinlemek, hava sıcak olmasına rağmen arada bir esen serin rüzgarı hissetmek. Kendimizi dinlenmiş hissediyorduk.

Bu arada ben dayanamayıp Yalova’nın Gönen’e ne kadar yakın olduğundan bahsediyor, eskiden İstanbul’a gelirken babamlarla buralardan geçtiğimizden bahsediyordum. Benim Gönen’den bu kadar çok bahsetmemden midir bilmem, eşim enişte ile birlikte araba kiralayan bir yer aramaya çoktan başlamıştı bile. Yalova’da girmediğimiz sokak, sormadığımız dükkan kaldı mı diye düşünürken ablam “Yalova’yı gezmedik demeyiz, her yerini gördük sayılır” diyerek hızlı Yalova turumuzu özetlemiş oldu. Araba kiralayanlar , bizim yarım günlüğüne arabayı istediğimizde önce gülüp, sonra da “deli bunlar galiba” diye yüzlerimize bir bakışı vardı, bunu kelimelerle ifade etmem zor olur. Tam vazgeçmiş, sahile doğru yürürken , eniştemiz “Hasan gel, biz bu arabayı alırız” diyerek eşimi götürdüğünde, ablamla kendimizi deniz kenarında acaba araba gelecek mi diye birbirimize sorar halde bulduk.

Daha 15 dakika olmamıştı ki, karşımızda Gönen’ e doğru yola çıkmaya hazır bir araba ve maceraya atılmayı bekleyen iki insan duruyordu. İşte hızlı Gönen seyehatimiz böylece başlamış oldu. Yolda annemlere bir mesaj bir çağrı atayım diye direnirken “hayır sürpriz olacak” diye beni zorla yatıştırdılar, ama ben bir türlü inanamıyordum Gönen’e gittiğimize.
“Sabah kalktığımızda bana Gönen’e gideceğiz deseydiniz, size gülerdim” dedim durdum bütün gün. Bu gezi benim için büyük mutluluk ve sevinç kaynağı oldu. Neredeyse 1 aydır görmediğim ailemi görecektim. Yol boyunca bahçemizde büyüyen kayısı ve şeftalileri düşündüm. Fındıklar da olmuştur şimdi deyip herkesin ağzının suyunun akmasını sağladım.
Bursa’ya geldiğimizde “Hayır Balıkesir’e sapmayacağız, Balıkesir bize ters” dediğim anda, yol tarif edici durumuna düştüm ve yol boyunca nereye gideceğimizi söylemek zorunda kaldım. “Ben bilmem beyim bilir” diyip işin içinden kurtulmaya çalışsam da, ağzımı bir kere açmış olmamın cezasını çekiyordum. Ben ne anlarım yol tarifinden. Meğer gitmemiz gereken yol orasıymış. Neyse ki İzmir istikametini takip edince de aynı yere varıyormuşuz.

Keyifli bir yolculuğun ardından Gönen’e vardığımızda, babamı bahçede bulduk. Bizi görünce çok şaşıran babamı, camdan “aa Şahikalar gelmiş” diyen annemin heyecanlı sesi takip etti. Daha sonra bilgisayardan kalkıp kapıyı açma nezaketinde bulunan kardeşim ( :) ) ve anneannem… Hepsi bizi gördüklerine çok sevinmişlerdi.

Bu sürpriz buluşmadan sonra, kendimizi bahçede çay keyfi yaparken bulmuştuk. Bahçedeki şeftalilere yetişememişiz ama kayısılar yeni olmaya başlamış. Dalından kayısı ve fındık yiyeceğimiz varmış ki Gönen’e gelmişiz. Tadına doyulmayan sohbete veda etme zamanı gelmişti. Yola çıkmalıyık ki arabayı zamanında teslim edebilelim.
“Gönen’den gelen misafirler bile bu kadar az oturmuyor” diyerek yolcu ettiler bizi.

Ben bu sefer yola hiç karışmamaya söz verirken, geri dönüş yolculuğumuza başlamıştık. Güneş pirinç tarlalarının üzerinden elini eteğini çekerken , doğup büyüdüğüm topraklardan, sanki bir rüyadan uyanırcasına ayrılıyordum…

Dönüş yolculuğumuz da çok güzeldi. Yolda durup Gönen ve çevresinden başka yerlerde görmediğim beyaz kavundan aldık. Bursa’ya varmadan trafik çok kötü sıkışmıştı. Neyse ki eniştemiz sayesinde çok fazla beklemeden kurtulduk.
Yalova’ya vardığımızda yorgunluk üzerimize iyice çökmüştü. Arabayı teslim edip, Yalova-Topçular vapur iskelesine doğru yola koyulduk.
Yolda herkes birbirine “Ne gündü ama” diyordu. Yalova iskelesinden Trabzon’un meşhur vakfıkebir ekmeği aldık. Çocukluğumda İstanbul’a giderken mutlaka bu ekmekten alırdık.

Eve dönerken bir hayli yorgun ve uykusuz ama gezdiğimiz yerlerin verdiği güzel anılarla neşeliydik.