~AŞKIN MAVİ, KIŞIN SICAK TONU~

Nikâh Memurunun, “Siz Eylül Akca, Serhan Gönay’yı kocalığa kabul ediyor musunuz?” sorusuna haykırarak cevap vermek istiyordum. Fakat dudaklarımın arasından çıkan “evet,” de ne bir mutluluk ne de kendinden eminlik vardı. Aksine duraklamış ve kekelemiştim. O an hissettiğim şey mutluluktan çok uzaktı. Bir ön görüm olmuştu ve o an birkaç ay sonra tek başıma kalacağımı anlamıştım. Gördüğüm şey, gelinliğimin eteğini toplayarak kaçmama sebep olacak kadar beni ürkütmüştü. Ama yapabildiğim tek şey, “e..e.. evet,” diye kekelemek olmuştu.


Şimdi gelelim asıl soruya. Niye ayrıyız biliyor musunuz? Çünkü düğün tarihimizi bize bırakmadılar. Şu “millet ne der?” faktörü var ya hani, birçok ailenin evine yangın düşürdüğü gibi bizim hayatımıza da düşürdü. Ee, üç yıl sözlü kalınca otomatikman başlıyorlar konuşmaya. Her ağzı olan konuşabileceğini sanıyor tabi!

Aileler bir karar verdi, bizde darağacına yürüdük. Çünkü ailelerimiz, biz ölünce milletin sesini keseceğini sandı. Kesmediler.

Evdeki hesap çarşıya uysaydı eğer kocam yurt dışındaki hayatını dondurup buraya, İstanbul’a gelecekti. Bu yüzden düğünden sonra yaşadığım evi, alıp düzdük. Ama çarşıya çıkınca hesap değişti. İşlerini halledip gelemedi. Benim yanına gitmem için de dünya kadar prosedür gerekti. İstenilen düğün tarihine ne yazık ki hiçbiri yetişmedi. Biz de saçma düğün yumağından kurtulabilmek için boyunlarımızı giyotinin altına soktuk. İnanın abartmıyorum. O günlerde yaşadığınız şeyler bir dizi saçmalıktan ibaret. Bu yüzden kurtulabilmek için ayrı yaşamayı kabul ettik. Fakat bu ayrılığın birkaç ay süreceğini sanıyorduk. Birkaç aya işlemleri yapar ve yurt dışındaki hayatımızı kurabiliriz sanıyorduk. Olmadı.

İlk başlarda evimde yalnız kalmamı kimse istemedi. Bir süre arkadaşlarım geldi. Bu süre zarfında da kimin gerçek dost kimin pinokyo olduğunu öğrenmiş oldum. Düğünden sonra birçok insan sildim anlayacağınız. Şimdi koca insan topluluğundan geriye üç arkadaşım var.

Arkadaşlarla ayrı eve çıkma hayalimizde böylece gerçekleşmiş oldu. Pek eğlenceli değil, benden söylemesi.

Sonrasında baktım olmuyor. “Başarmalısın,” dedim kendime. “Bu ev senin, bu senin yeni yalnız hayatınsa tek başına kalmalısın,” dedim. Ve kaldım.

İtiraf etmeliyim ki, ilk günler korktum. Her seste zıplıyor, evin içinde biri var mı diye tüm evi geziyordum. Sonra eve alarm ve kamera sistemi yaptırdık. Korktuğum an telefonumdan evin kamerasına bağlanıyor ve evin dış çevresini inceliyordum.

Çocukluğumdan beri yenemediğim bir uyku problemim var. Şimdi o problemi alın ve kocaman bir evde tek başına uyumaya çalışan birine ekleyin. Sadece uyku problemi olsa yine iyi, kabuslar da cabası. Bir de lanetmişçesine günlerce aynı kabus… Bir süre sonra sevdiğiniz adamın öleceğine emin oluyorsunuz. Kavuşamadan ve siz onu son kez göremeden ölecek… Aranızdaki ulusal sorunlar yüzünden son kez dahi göremeyeceksiniz…

Öyle zamanlar oluyor ki, mesajlaşamıyoruz bile. Aramızda yalnızca iki saat var ama biz gece gündüzmüş gibi yaşıyoruz. Hayatlarımız o kadar yoğun ki, birbirimize varlığımızı hatırlatamıyoruz. Sahi, nasıl aşık olacak vakti bulmuştuk?!

Onun bana olan aşkından şüphe etsem, asla hayatında durmaya devam etmem. Ama hiçbir kuşkum yok. Onun bana olan aşkından sonuna dek eminim. Aksine, zaman zaman kendi duygularımdan emin olamıyorum. Bazen öyle uzun ayrı kalıyor ve konuşamadan vakit geçiriyoruz ki, varlığından dahi şüpheleniyorum. Hele bir de parmağıma alyansımızı takmayı unutacak kadar uzak kaldıysak… İşte öyle günler de eski adrenalin dolu hayatımı özlüyorum.

Size bir sır vereyim mi? Öyle günlerimde kendimden korkuyorum. Hayatıma, hayatına, hayatımıza zarar veririm diye. Çünkü bunu yaparım. Beni, aklımı kaçırtacak cümlelerle on dakika baş başa bırakın yeter. Ve ben o cümlelerle aynı evde yaşıyorum. Hala neden bir şey yapmadım mı? Bunu size en başta açıkladım…