KİRAZ KEMİĞİ – BÖLÜM 37

-Sıla-

 (Bir Önceki Bölümden: “Hayır, her şey yeni başlıyor.” Kolunu Sıla’nın omzuna atarak, onu kendine çekti. “Sana bir sır vereceğim.” – Kaşlarını kaldırarak Caner’e baktı, Sıla. -“Aşık oldum,” diyerek gülümsedi. Gamzeleri Sıla’nın içini ısıtmıştı. Uzanıp burnundan öptü Caner. “Seni seviyorum, Sıla.”)

  Kâhin’in ölümüyle, kehanet diye adlandırdığı kara büyü, Ceramilia’nın üstünden kalktı. Gök yine yukarı çıktı, yer aşağı indi. Yer gök ayrıştı. Kâhin yıllar önce Efsun’u kandırmıştı. Kehanet diye adlandırdığı şey, yıllar sonra yapacağı büyünün zeminiydi. Ceramilia’nın kapısını kapatırken büyüsünü içeriye yollamış, Melodi doğduğunda büyüsü karmaşa çıkararak Efsun’u çıldırtmıştı.

 Efsun, düşmanını görememiş, hain planını anlayamamıştı. Çünkü Feride’nin kaybıyla yaşadığı acı öyle büyüktü ki, akrabası olan Piran’a inanmıştı. Onun düşmanı olduğunu fark edememiş, yıllar sonra savaş başlatıp Ceramilia’yı yerle bir edeceğini anlamamıştı.

 Bu hikayenin kötüsü Efsun, iyisi Piran’mış gibi görünüyordu. Hangisinin daha güçlü olduğu tartışılamayacağı gibi, hangisinin daha kötü olduğu da bilinmeyen öteki soruydu.

 Kâhin, Efsun’dan iyi görünen ama aslında kötülük tohumuyla var olmuş, kurnaz biriydi. Yaptığı her şey Büyük Savaş için hazırlanmış planın parçalarıydı. Efsun nasıl ki Ceramilia’nın varlığı için sayısız kurban vermişti, Piran da Büyük Savaşı çıkarabilmek için masumları düşünmeden katletmişti.

 Alper’in ailesinin kanı Kâhin’in ellerindeydi. Alper’in babası sanıldığı gibi askeri bir çatışmada esir düşüp ölmemişti. Devlet için çalışan bir ajandı, doğru ama ölümünün sebebi Kâhin’di. Alper’in üstünde mutlak hakimiyet sağlamak istemişti. Fakat bu isteğini ne annesi ne de babası kabul etmişti. Böylece ikisini de yolundan çekti.

 Caner beni izlediği gibi Piran’ı da daima gözetlemiş. Alper’in üstünde mutlak hakimiyeti neden istediğini merak etmiş ve bir akbaba gibi hem yetim hem öksüz kalan çocuğun tepesine çökmüş.

 Kâhin’in Alper’i istemesinin iki sebebi vardı; güçlü bir beden, potansiyel bir koruyucu. Fakat o ailesini ortadan kaldırmakla meşgulken avlayacağı çocuğun izini kaybedivermiş. Caner avını, Piran’dan kapıp yanına almış.

 Kâhin ve Efsun gibi güç konusunda sınır tanımayanlar, potansiyel koruyucuları henüz bebekken görebilirler. Potansiyel koruyucuların kökleri, yarı ölümsüz yarı insandan gelir. Caner bana yarı ölümsüz yarı insanları anlatırken, “Kimisi güç kazanarak koruyucu olmak istemedi. İnsani duyguları ağır bastığı için insan kalmak istediler. Onların tüm güçlerini ellerinden aldık ve saf insan haline getirdik,” demişti. İşte Alper gibi potansiyel koruyucular, güçleri ellerinden alınanların soyundan gelir. Onları özel olarak eğitirsen cadı ve büyücülerin birleşimi olan Koruyucu yapabilirsin. Tabi önce onları bulmak gerekir.

 Kâhin’in Alper’i iyilik adına istemediğinin farkında olan Caner, Alper’i diğer potansiyel koruyucu çocukların yanına götürmüş.

“Onlar için özel bir tesis kurdum. Emrimde çalışan herkes büyünün etkisindeydi. Devletine sadık özel asker olacaklarını sanarak yetiştiler. Onları yetiştirenler, devletin eski Özel Kuvvet Askerleriydi. Ya emekli olmuşlardı ya da sakatlık sebebiyle işten ayrılmış, sadık adamlardı. O çocukları kendileri gibi yetiştirmek adına benden emir alıyorlardı. Alper gibi en özel olanları seçip büyüyü içlerine yerleştirdim. Onlar kendilerini devletin çiplediğini sandı. Halbuki ben her birini büyüyle kendime bağlamıştım. İçlerine konan şey benim kanım ve saçımdan yapılan bir tılsımdı. Böylece attıkları her adımı bilmemle birlikte, onları istediğim vakit yönlendirme gibi güçleri elime almış oldum.”

“Neden asker olarak eğitildiklerini düşünmelerini istedin? Üstelik dünyanın her yanından topladığın çocukları Türk olduğuna inandırmış, Türk Askeri olarak eğitmişsin, neden?”

“Çünkü devletine sadık Türk Askerleri, bu dünyanın tek iyi insanlarıdır. Ben de tıpkı herkes gibi kendi hayalimi gerçekleştirdim. İleride onlara ‘Koruyucu olmak ister misiniz?’ diye sorduğumda, tüm ormanları korumak için canlarını feda edebilecek adamlar ve kadınlar yetiştirdim.”

 Caner hem benim yanımda hem de onların yanındaydı. Bir an yanımdaysa bir anda yok olup, çabucak geri dönebiliyordu. Zamanı bükebiliyor, mesafeleri yok edebiliyordu. Arjantin’den, Efsun’un emriyle çağrıldığım gün (Arya ve Coda’nın izini kaybettiğinde), tüm evreni durdurdu. Hem insanlar, hem Ceramilia olduğu yerde donup kalmıştı.

“Seni ölümsüz yapabilirim,” dedi.

“Bunu istemiyorum,” dedim.

“Daha fazla yalnız yaşamak istemiyorum.”

“Diğer ölümsüzler…”

“Başka yok. Ben sonuncuyum. Zamanla hepsi yalnızlığa dayanamadı, kimisi çıldırdı. Sonuç olarak hepsi kendisini yok etti. Ben yapmadım, çünkü bir hedefim vardı.”

“Beni nasıl ölümsüz yapacaksın ki? Böyle bir gücünüz varsa, niye çıldırdılar?”

“Böyle bir gücümüz yok. Asırlarca bunun büyüsünü aradım. Nihayetinde buldum, ama bugüne dek kullanmak istediğim biri olmamıştı.”

“Neden ben?”

“Çünkü sen bensin, Sıla. Biz bir aynanın iki yüzüyüz. Önden bakarsan ben senin yansımanım, arkadan bakarsan sen benim yansımamsın. Güçlüsün, hırslısın..”

“Yani sevgi yok?”

Başını iki yana salladı. “Biz sevemeyiz, biz bağlanırız. Eğer istersen ben, son ağaç kuruyana dek sana bağlı kalırım.”

“Ya ben seni seviyorsam?”

 Yaklaştı, yüzüme düşen bir tutam saçı kulağımın arkasına sıkıştırdı. “O vakit bana da sevmeyi öğretirsin, ben de seni severim.”

“Beni ölümsüz yapmak, sana neye mahal olacak?”

 Kahkaha attı. “Çok akıllısın, işte tam da bu yüzden ölümsüz ol istiyorum.” Başını salladı. “Evet, birini ölümsüz yapmak, bedel isteyen güçlü bir büyü ve yalnızca bir kere uygulanabiliyor. Yani tek hakkım var, bu yüzden bugüne kadar kullanmadım.”

“Ne bedeli ödeyeceksin?”

“Bu son zamanı durdurmam olacak. Bir daha bunu yapamayacağım.”

“Güçlerinden sadece birini mi kaybedeceksin?”

 Gülümseyerek onayladı. “Sadece birini.”

“Eğer bir gün beni sevebileceksen..” lafımı bitiremeden beni öptü.

“İyi bir öğrenciyimdir. Hemen öğrenirim.”

 Caner’in gözlerinde o an gördüğüm şey, saf istekti. Son ağaç kuruyana dek sadece ona bağlı olmamı istiyordu, ölümsüz olmakla kalmayıp sonsuza dek yalnızca onun olacaktım. “Neden ben?” diye defalarca sordum. Tekrar tekrar aynı şeyleri söyledi. Sonunda kabul ettim ve dediği gibi birbirimize bütünüyle bağlandık. Onu seviyordum, hiçbir kocamı sevememiştim. Kimseden doğru düzgün sevgi görmemiştim. Yaşamımda beni koşulsuz seven tek kişi kumam Fatma’ydı. Bu yüzden kızıma onun adını vermiş, ilk kez birilerini sevmek istemiştim.

 Caner’i tanımaya başladıktan sonra da aşık olmak istedim. Aşkı tanımak, bir adam tarafından koşulsuz sevilmek.. Tamam, Frank da beni sevmişti ama onun tanıdığı kişi, gerçek ben değildi. Caner beni her şeyimle istemişti, her yüzümü tanıyordu, bu yüzden onun tarafından sevilmek için can atıyordum.

 Artık yaşamak için başka bir umudum olmuştu: Aşk. Ama en büyük hedefim, savaş sonrası, sevgimden mahrum ettiğim tüm çocuklarımı kazanmak. En çok da Coda’nın sevgisini istiyordum. Onun beni affetmesini… Fakat savaş sona erene dek tanıdığı annesini oynamak zorundaydım. Sonra oğlumu geri kazanacaktım. O benim tek oğlumdu. Diğerlerini geri getiremezdim, onları öldürdüğüm için sonsuza dek acı çekeceğim. Bir mahkemede yargılanmamış olabilirim, hapse girmemiş ve yaşama devam edip öldürmüş olabilirim ama sonsuza dek acı çekmek.. Sanırım bu, benim için, en ağır hapis cezasından bile daha kötü bir son. Öyle değil mi? Başımı yastığa her koyuşumda oğullarımın bana uzanan ellerini görüyorum. “Yapma anne,” diye inliyorlar. Ama ben her seferinde onları katlediyorum. Her uykudan uyanışım korkunç bir sarsıntıyla oluyor ve yalnız olduğumda seslerini beynimde duymaya devam ediyorum. Aslında ölümsüz olmak, kalbimin ve beynimin müebbet hapsi. Son ağaç kuruyana dek yaptıklarımla yüzleşmeye mahkumum. Şikayetçi değilim, tüm bunları hak ettim.

 Caner’i tanıdıktan sonra ilk amacım savaşı kazanmak oldu.

 Ve şimdi bugün önce savaşı, sonra oğlumu, ardından Caner’in aşkını kazandım. Hayatımda daha önce hissetmediğim bir duyguyu yaşıyorum. Mutluluk… Ama benim gibi biri mutluluğu hak ediyor mu?

 Caner’in aşkını tüm kalbimde hissediyorum. Oğlum beni affetti. Geriye şimdi bir tek Arya kaldı. Dilerim beni affetmez ve cezam devam eder.

 Coda’yla yalnız kaldığımızda gözlerinin içine baka baka ağladım. Ayaklarına kapanmaya hazırdım, ellerimi tutup müsaade etmedi.

“Tüm yaralarımı öp, anne,” dedi. Anne dedi ya, o bile yetti o an.

 Tek tek tüm yaralarını öptüm oğlumun, vücudunda hiçbir iz yoktu ama ben açtığım yaraların yerlerini bir bir biliyordum.

 Başını kucağıma koydu, saçlarını okşamamı istedi. Ben saçını okşarken, o yüzüme bakmadan, titreyen sesiyle konuştu. Paramparça oldum.

“Bir aile kurmadım. Korktum. Ben işteyken karım çocuğumu döver ve ruhum duymaz, diye. Korktum, anne. Sevmekten, arkamdan vurulmaktan, baba olmaktan, baba olamamaktan… Bir yanım hep çocuk kaldı. Senin bodruma kapatıp dövdüğün o çocuk, korkuyla yaşamaya devam etti. Büyüyemeyen korkak bir çocuk nasıl aile kurabilecekti ki? Yapamadım. Bir kadının gözlerinin içine bile bakamadım. Beni sever de kalbini kırarım diye… Kimseyle göz teması kurmadım, anne. Sert bir patron, suratsız bir adam oldum; kalbim yokmuş gibi davrandım. Halbuki tek istediğim huzurlu bir hayattı. Kâhin beni yanına aldı, eğitti, güçlü bir büyücü yaptı. Ama o bile beni korkusuz bir adama dönüştüremedi. En iyi öğrencisi oldum ama korkak olmayı bırakamadım. Arya, ‘Melodi yok,’ diye aradığında, ikizimin yardımına koşamayacak kadar zavallıydım. Ben koca bir hiçim, anne. Şimdi ne olacak?”

 Yanaklarımdan yaşları uzaklaştırarak oğlumun yüzünü ellerimin arasına aldım.

“Sen bir hiç değilsin, sen benim tek oğlumsun. Sen güçlü bir büyücüsün. Buradaki çocukları sen eğiteceksin, bundan sonra her şey çok farklı olacak. Ben hep yanında, hep seninle olacağım. Bir daha ne acı çekecek, ne korkacaksın.” Önce oğlumun kokusunu içime çektim, sonra gözyaşlarını öptüm. “Sen beni affettiğini söylesen bile ben kendimi affetmeyeceğim.”

“Bana hayatını göster. Her şeyi görmek istiyorum.”

“Ya daha çok nefret edersen benden?”

 Başını iki yana salladı. “Beni bodrumda döverken bile nefret etmedim ki senden. Aksine, seni daima sevdiğim için kendimden nefret ettim.”

“Kendinden nefret etme, Coda. Sen dünyanın başına gelmiş en güzel çocuksun.”

 Yataktan kalkıp, Efsun’dan kalan büyük kiraz çekirdeğini aldım. Bu onun büyülü küresiydi. Yatağa tekrar oturduğumda çekirdeğin üstünde, annesini dolabın içinden seyreden çocukluğum belirdi.

One thought on “KİRAZ KEMİĞİ – BÖLÜM 37

Bir Cevap Yazın

Önceki yazıyı okuyun:
Toptan Bayan Giyim Online Satış

Kadın giyim ürünleri arasından seçimlerinizi doğru bir şekilde yaparak gündelik hayatınızda ve iş yaşantınızda son derece şık ve rahat olabilirsiniz....

Kapat