KİRAZ KEMİĞİ – BÖLÜM 34

-Sıla-

 (Bir Önceki Bölümden: Lokmasını yutup sırıttı. “Yani artık sadede gelelim ve gerçek yüzlerimizle konuşalım, diyorsun.”

 Başımı sallayıp masaya doğru eğildim. “Nesin sen?”

 Gözlerini kırpıştırdı. Ela gözleri bir anlığına simsiyah olmuştu. “Kaderinim, Sıla.” )

  O bir insan ya da büyücü değildi. Beni kokumu takip ederek buluyordu. Eğer kurt adam efsanesine inanıyor olsam, onun kuşkusuz bir Kurt olduğunu söyleyebilirdim. Ama değildi. Yaşlıydı, Efsun’dan bile yaşlı. Güçlü ve tehlikeliydi. Ama ondan korkmuyordum.

“Kaç yaşındasın?”

 Bardağındaki içeceğini bir yudumda bitirip güldü. “Yaşımı hesaplamaya yaşadıkların yetmez, Küçük Kız.”

 İştahla yemeğe devam etti. Gözlerine bakıp anlamaya, çözmeye çalıştım. Neydi, kimdi, benden ne istiyordu?

 Çatalını ve bıçağını boşalan tabağına bırakarak ağzını sildi. “Sihirli kürenden benim ne olduğuma bakmadın mı?”

 Cevap vermedim.

“Göremedin değil mi? Çünkü ben, sizin o saçma kürelerinizden daha yaşlıyım.”

 Yavaşça sandalyesini itip kalktı. Bir beyefendi edasıyla benim sandalyemi tuttu. Ayağa kalktığımda birbirimize bir nefes kadar yakındık ve o an anladım.

“Ölümsüzsün.”

 Eliyle kapıyı işaret edip, öteki kolunu belime doladı. “Vampir ya da kurt adam olduğumu düşünmemene sevindim.”

 Kumsala doğru yürüdük.

“Sizin neslinizin yok olduğunu sanıyordum.”

 Gamzelerini sergilercesine gülümsedi. “Sizler bizim neslimizdensiniz.”

“Yani ölümsüz olduğunu kabul ediyorsun.”

“Kimse sonsuza dek bu dünyada varlığını sürdüremez.”

“Benden ne istiyorsun?”

“Konuya gelmek istiyorsun, senden beklediğim hareket buydu. Demek ikimiz de doğru yoldayız. Senden bozulan düzeni yeniden kurmanı istiyorum.”

“Hangi bozulan düzenmiş bu?”

 Cevap vermeden yürümeye devam etti.  Kimselerin olmadığı bir köşeye gelene kadar sustu.

 Ölümsüzler, dünya tarihinin en eskileri. Bizden önce var olan Orman Koruyucularının bir önceki nesli. Yeryüzünde insanlar artmaya başlayınca Ölümsüzler kuytulara kaçmıştı. Bir rivayete göre, kendi aralarında iç savaş çıkmış ve birbirlerini derin uykuya yatırarak nesillerini sona erdirmişler. Bir ölümsüzü yok etmek için onun büyülü uyku iksirini içmesi gerekir. Ama iksir tek başına bir ölümsüzü yok etmeye yetmez. Bedenini gömmek ve oradan çıkmadığına emin olmak lazımdır. Dünya düzeni değiştikçe, buzullar kıtalardan ayrıldıkça yerin altında uyuyan Ölümsüzler dünyaya karışarak yok olur. Yine aynı rivayet, nesillerini yok etmeden önce, güçlerinin bir kısmını seçtikleri insanlara aktararak, onları yetiştirdiklerini öne sürer. O seçilmişlerin, neslimizin geldiği Orman Koruyucuları olduğu söylenir. Aslında bir nevi, biz cadılar, insanlardan oluşmuşuz.

 Kimsenin olmadığına emin olunca elini başıma koydu.

 Gözlerimin önüne gelen manzara kusursuzdu.

“İstediğim düzen bu,” dedi elini çekerken.

 Şaşkınlıktan mı yoksa hayranlıktan mı bilmem, ağzım açık kalmıştı. “İstediğin şey imkansız.”

“Benim hayatta olmam gibi mi?” sırıttı. “Bak, tam karşındayım.”

 Başımı iki yana salladım. “Tüm insanların yok olmasını istiyorsun.”

“Onlar gelmeden önce mutluluğun ne olduğunu biliyorduk. Ama şu halimize bak, birbirimize düşmüş durumdayız. Çok yakında Baş Cadınızın kurduğu düzen yok olacak. Büyük savaş kapıda, yakında Ceramilia dediğiniz orman şehrinizden geriye hiçbir şey kalmayacak. Peki, sonra ne olacak? İnsan tarihi ileri gidiyor gibi görünse de hiçbir zaman ilerleme kat etmeyi başaramamıştır. Hepinizi katledecekler.”

“Neden savaş çıksın ki? Hem yeni Baş Cadı doğdu…”

“Henüz doğmadı.”

 Ellerimi belime koyup kahkaha attım. “Hayır, doğdu. Onu ben doğurdum!”

“Arya’dan bahsediyorsan, o Efsun’un beklediği cadı değil.”

 Yüreğimin tam ortasına kazık saplandı. O an tüm hayatımın koca bir hiç olduğunu anladım.

“Kim öyleyse?” sorumu sorarken cevabı biliyordum. Nesillerdir beklenilen cadı, Arya’nın doğuracağı kızdan başkası olamazdı. Efsun bir kez daha yanılmıştı. “Savaş kimler arasında olacak?”

“Güçlüler güçlülere karşı savaşacak ama kimse kazanamayacak.”

“Geleceği bilmen imkansız, nasıl yapıyorsun bunu?”

“Cadılar, insanlardan bir parça taşır. Geleceği göremez, geçmişi değiştiremez ya da bir başkasının bedenini ele geçiremez. Cadılar, hiçbir malzeme kullanmadan büyü yapabilir, istediği kadar güç elde edebilir, kişinin zihnine girip düşüncelerini değiştirebilir; ayrıca kolay kolay can vermezler, sağlıklı bir cadı 1000 yaşından önce ölmez. Son olarak bir cadı, üremek için insana muhtaçtır ve neslini yalnızca kız doğurarak sürdürebilir. Ama Büyücüler farklıdır. Evet, ömürleri cadılarla kıyaslanamaz. Kolay ölürler. Bir bıçak ya da silah onları öldürmeye yeterlidir. Malzeme kullanmadan büyü yapamazlar. Güç elde etmek için çalışmak zorundadırlar. Fakat onlar, Büyük Kâhin’in neslinden gelir; geleceği öngörebilir, geçmişin izlerini yok edebilir ve bir insanın bedenini ele geçirebilir. Ben ise, iki neslin de var olma sebebiyim.”

 Gözleri önce siyah, sonra kırmızı ve ardından renksiz bir hal aldı. Önce içindeki karanlığı, sonra benliğindeki canavarı, ardından bütünündeki ölümü gördüm.

 Önce iç sesimle çatıştım, sonra bildiğim doğrularla savaştım ve ardından Ölümsüze teslim oldum.

 Tek söyleyebildiğim şey, “Ben bir erkekten emir almam,” olmuştu ve Ölümsüz önce güldü, sonra kadına döndü, ardından görünmez olarak bana boyun eğdirdi.

 O hepsiydi: Cadı, Büyücü, Kahin, Orman Koruyucu.. Ama en önemlisi de dünyanın ilk gününden beri var olan Ölümsüz. İstediği şey korkunçtu. Yıllar önce istediğim şeyi istiyordu: Tüm insanları yok etmek!

 Yeryüzünden insanları silip, doğa kendini yenileyene dek çalışmak ve ardından yok olan neslini yeniden kurmak… Aslında hepimizin istediği şey değil miydi? Cadılar, Büyücüler, İnsanlar.. Hepimizin yaşam amacı, neslimizin devamlılığı, değil mi?

  İnsanlar dünyayı ele geçirip, kirletmeye başlayınca, kuytulara kaçan Ölümsüzler anlaşmazlığa düşmüş. Bir kısmı insanlara yakın olmak istemiş ama bir kısmı kendilerini yok etme pahasına uzak kalmış. Nihayetinde insanlarla bağ kuranlar üstün gelmiş ve diğerleri kendilerini uykuya yatırıp yok etmiş. O zamanlar bir başları yokmuş. Yani Baş Ölümsüz gibi biri söz konusu değilmiş. O yüzden de bütünlük sağlanmamış. Herkes kendinin başıymış. Hepsi istediği gibi davranmış. Hatta aralarından insanlara aşık olup evlenen bile olmuş. Böylece tıpkı bizler gibi onlar da insanların arasına karışıp yaşam kurmuş. Ama kendi kendilerinin efendisi olmaya alışık olan Ölümsüzler bizler kadar sabırlı kalmayı başaramamış ve nihayetinde ölümü tercih etmiş. Kimi sevdiğini tekrar tekrar kaybetmeye dayanamamış, kimi çalışıp çabalayarak yaşam mücadelesine katlanamamış.

 Geriye kalan küçük bir kısmı, rivayette anlatıldığı gibi Orman Koruyucularını yetiştirmiş.

“Onlar sıradan insan değildi,” dedi Ölümsüz Caner. Bu onun milyonlarca adından yalnızca biriydi. “İnsanlarla evlenen Ölümsüzlerden doğan yarı insan – yarı ölümsüz olanlardı. Doğan kız çocukları eğitim almaksızın büyü yapabiliyor ve erkeklerden uzun yaşıyorlardı. Oğlanlar ise bir şey kullanmadan büyü yapamıyordu. Hepsini eğittik. Aralarında fark yokmuşçasına eşit davrandık.

 Ben hiçbir zaman insanlar arasına karışmadım. İnsanlar yaşam alanlarımızı doldurmaya başladığında ilk kaçanlardan biri bendim. Ama kız kardeşim.. O bir insana aşık oldu. Bizler de aile kurmuştuk. Önceleri.. Babam kardeşime karşı gelirken, annem bir insan gibi yufka yürekli davrandı. İnsanların sayısı bizi geçip, egemenliği sağlayınca hem annem hem babam kendini uykuya yatırdı. O andan sonra tek başıma kaldım. Benim gibi düşünen ölümsüzleri toplayıp ormana götürdüm. Küçük bir yerleşim yeri kurduk. Sayımız her yıl azaldı. Artık aile kurup üreyecek kadar bile kalmamıştık.

 Nihayetinde bir gün kız kardeşim, dokuz yaşındaki kızıyla çıkıp geldi. “Yaptığı şeyleri görmeniz lazım,” demişti.

 Kızı tıpkı bizim gibiydi ama bir insandı. Bu ilk, insan ve ölümsüz birleşimi bir çocuk görüşümüzdü. Ondan sonra tüm yarı insan yarı ölümsüz çocukların peşine düştük. Ama hiçbiri kardeşimin kızı kadar güçlü değildi. Kardeşimden doğan diğer çocuklar bile onun kadar güçlü olmadı. Zaten sevdiği adam ölünce, zavallı kardeşimin insanlaşan yüreği dayanamadı. Kızını yanıma aldım. Gelişimini izledim. Diğer çocuklarını da ötekilerle birlikte eğittik.

 Onlar Orman Koruyucuları oldu. Kardeşimin kızı ise hepsinin gücünün toplamına sahipti. Aslında ölümsüzlük dışında bizim tüm özelliğimizi taşıyordu. Fakat ne yazık ki beş yüz yaşını göremeden, yaşlanıp öldü. O, Büyük Kâhin’di.

 Orman Koruyucuları uzun yıllar huzur ve barışla yaşadı. Fakat bizlerin sayısı gittikçe azaldı. Üç beş kişi kalmıştık. Ben yeğenimin soyundan gelenleri takip ediyordum.

 Ormanlar yok olmaya başladıkça, Koruyucular da kayıplara karıştı. Hikayenin gerisini biliyorsun; koruyucuların kadınları Cadı, oğlanları Büyücü olup ikiye bölündü.

 Ben bu kargaşadan sıyrılıp yeğenimin soyunu yetiştirmeye devam ettim. Onun neslinden asırlar sonra, yeğenim gibi eşsiz güçlere sahip bir Kâhin daha geleceğini görmüştüm. Bu Kâhin tüm büyücülerin anası olacak ve Koruyucuları bir araya getirmeyi hedefleyecekti. Bunu ön gördüğüm andan sonra, Efsun’un cadı avı misali, pusuya yatıp bekledim.

 Ana Kâhin’den önce, Büyük Büyücü Kasım geldi.

 Kasım’ın soyundan iki güçlü nesli ortaya çıktı. Biri Baş Cadı, diğeri büyücülerin anası olan Ana Kâhin’di. Hangisi daha güçlü dersen, bir kıyas yapılamaz. Kâhin’in bedeni ölecek ama ruhu başka bedenlerde dolaşarak varlığını sürdürecek; Baş Cadı insanların ulaşamayacağı bir şehir kurarak, neslini yok edilemez bir boyuta ulaştıracak. Şimdi ben sana soruyorum, Küçük Cadı: Baş Cadı ve Ana Kâhin savaşırsa, bu savaşı kim kazanır?”

 Baş Cadı, Efsun olmalıydı. Ama Ana Kâhin kimdi?

 Konuşmanın başında: “Güçlüler güçlülere karşı savaşacak ama kimse kazanamayacak,” demişti. En başta cevabı verdiği soruyu neden soruyordu?

 Gözlerine baktım. Şeffaftı. Koca bir boşluktan ibaretti. Gözlerimi yumup düşündüm. Elini başıma koyduğunda gördüğüm kusursuz manzara geldi gözlerimin önüne. Ölümsüzün tam olarak istediği şey, gerçekten insanları yok etmek miydi? Savaşı kimse kazanamayacaksa, neden soruyu tekrar sormuştu?

 İşte o an anlamıştım. Paniğe kapılarak gözlerimi açtım. Tüm cevaplar bu sorunun içinde gizliydi.

“İnsanları yok etmek değil, savaşın çıkmasını önlemek istiyorsun. Çünkü Efsun ve Kâhin savaşırsa, hepimiz yok oluruz. Bizler: Cadılar, Büyücüler, Koruyucular.. Aslında aynı kişileriz. Sadece güçlerimizin sınırları farklı. Savaşmamalı, birleşmeliyiz; Ölümsüzlerin, Koruyucuları yetiştirdiği dönemdeki gibi olmalıyız. Başka türlü varlığımızı sürdüremeyiz.”

 Ben konuşurken o sadece başını sallıyordu.

“Öyleyse ne yapacağız?”

“Savaşı durduracağız.”

“Nasıl?”

“Her ikisini de öldürerek.”

 Başka soru soramadan elini tekrar başıma koydu. Gelecek, geleceğim gözlerimin önündeydi.

One thought on “KİRAZ KEMİĞİ – BÖLÜM 34

  1. Her hafta merakla bekleyip soluksuz okumam👏🏻👏🏻👏🏻
    Her bölüm birbirinden harika

Bir Cevap Yazın

Önceki yazıyı okuyun:
KİRAZ KEMİĞİ – BÖLÜM 33

-Sıla-  (Bir Önceki Bölümden: Kızımı 2001 yılının şubat ayında doğurdum. Aynı yılın aralık ayında Ceramilia’ya dönmeme izin çıktı. On bir...

Kapat