KİRAZ KEMİĞİ – BÖLÜM 33

-Sıla-

 (Bir Önceki Bölümden: Kızımı 2001 yılının şubat ayında doğurdum. Aynı yılın aralık ayında Ceramilia’ya dönmeme izin çıktı. On bir ay kızımı Mahmut’tan korumam gerekiyordu. Sadece on bir ay. Tam beş yıldır bu evin içinde hayatta kalmayı başarmıştım, on bir ay daha dayanabilirdim.)

 03.11.2001

 Yaş aldıkça çirkinleşen Mahmut yanımda horlayarak uyuyordu. Sesi bir ayıyı, görüntüsü gorili andırıyordu. Evdeki diğer herkes ve tüm köy derin bir uykudaydı. Çünkü Mahmut’u kolay yolla öldürmek istemiyordum ve böğürmelerine köyün toplanmasının lüzumu yoktu.

 Onu uykusundan yüzüne kaynar su dökerek uyandırdım. Mahmut’a yaptığım her şeyi anlatmayacağım ama hak ettiğini bulduğunu söyleyebilirim. Ölmeden önce ona gerçekte ne olduğumu söyledim. Tıpkı annesi gibi olduğumu öğrendiğinde bir kez daha ölmüş oldu. Acı çekerken bile, benim gömülerek taşlanmam gerektiğini söyleyip, küfürler yağdırıyordu.

 Onu hem içinden hem dışından yaktım. Alevler yalnızca onu yaktı. İç organları küle döndükten sonra iri bedeni volkan patlamasına maruz kalmışçasına kömürleşti. Nihayetinde yatakta insan bedeni şeklinde bir kütük vardı.

  En büyük oğlumun yanına gittim. Onu uyandırıp bana vuran elini kestim. Benden nefret edeceksiniz.. Ama onun da hak ettiğini bulması gerekiyordu. Elinin ardından dilini kestim, sonra ona hızlı bir ölüm vererek bıçağı şah damarından geçirdim.

 Diğer oğullarım, ağabeyleri kadar kötü değillerdi.

 Oğullarımı ve Fatma’nın kızlarını uykularında, hiçbir şey hissetmeksizin öldürdüm. Parmaklarımı şaklattım ve büyümün dumanı hepsini öteki dünyaya uğurladı. Canları yanmadan, sakince göçtüler.

 En sona Fatma’yı bırakmıştım. Onu ve kızlarını öldürmek zorundaydım. Aksi halde Mahmut’un korkunç ölümünün ve benle kızımın ortada olmayışının bedelini onlar çekecekti. Üstelik Fatma, dul kalacak ve hayatı çok daha zorlu olacaktı. Onun daha fazla acı çekmesini istemedim. Zaten yeteri kadar çileli bir hayat yaşamıştı.

 Başucuna çöktüm. Onu uyandırmayı, yanımda götürmeyi öyle çok istiyordum ki.. Yapamazdım. Uyandırırsam gözlerine bakıp öldüremez, onunla vedalaşamazdım.

 Yüzünü ve saçlarını okşadım. Hayatımda ilk kez kalbim paramparçaydı. Üstelik ellerim titriyordu. Parmaklarımı bir türlü birbirine kavuşturup büyüyü yapamadım.

 Ama bir an önce bu evden çıkıp Ceramilia’ya gitmeliydim. Dudağımı ısırdım ve güçlükle parmaklarımı şaklattım.

 Fatma’nın nefesi bir anda kesildi. Tüm zerrelerimle insan oldum ve hıçkıra hıçkıra ağladım.

 Gözyaşlarımı sertçe sildim. İnsanlardan daima nefret etmiştim, şimdi onlardan biri olamazdım. Ama içimde engelleyemediğim bir şey hareket halindeydi. Uzanıp Fatma’yı öptüm. “Üzgünüm,” diye mırıldandım.

 Sonra hızla ayaklanıp kızımı kucağıma aldım. Mutfağa giderek gazı açtım. Sabah eve birileri geldiğinde, gaz zehirlenmesi sanmalarını istemiştim.

 Son kez hayatımın hem en kötü hem de en güzel anlarının içinde olduğu eve baktım. Ve durmaksızın, kucağımda kızımla koştum.

  Ceramilia’ya vardığımda doğruca odama çekildim. Efsun kapıma geldi, istemedim. Kızımdan başka görmek istediğim kimse yoktu. Öyle sarsılmıştım ki.. Bir kadının ölümü beni hiç tanımadığım birine dönüştürmüştü. Bir insana…

 Kızıma sarıldım ve gün yüzüme vurana dek ağlamaya devam ettim.

 Ertesi sabah vakit kaybetmeden yeni yerime gitmek istediğimi bildirdim.

“Neyin var Sıla? Başka biri gibi davranıyorsun,” demişti Efsun.

“Bundan sonra gideceğim yere, bebeğimi de götüreceğim,” dediğimde şaşırdı.

“Sen çocuklarınla ilgilenmezsin, şimdi ne oldu da son doğurduğun kızdan ayrılmak istemiyorsun?”

Güldüm. “Beni bu kez dünyanın neresine süreceksin?”

“Ben ya da Zehra, seni hiçbir zaman sürgüne yollamadık. Çıkar şu saçmalıkları kafandan!”

“Kızım Fatma’yı bu kez yanımda götüreceğim, Efsun. Senden başka bir isteğim yok. Beni nereye sürersen sür, umurumda değil. Eminim, hiçbir yer İran kadar kötü olamaz. Tabi beni bir savaşın içine yollamazsan.”

“Ne o, düşman mıyız? Bana neden öyle bakıyorsun, Sıla?”

“Nasıl bakıyorum?”

 Yüzünü yüzüme yaklaştırdı. “Ayağını denk al. Kim olduğumu sakın aklından çıkarayım deme.” Uzaklaşarak yürüdü.

“Kızımı da götüreceğim.”

“İşleri batırmadığın sürece götürebilirsin ama küçük bir bebekle, yeni bir ülkede ayakta kalmak daima zordur.”

 Sırıttım. “Zoru bana mı anlatıyorsun?” üstüne yürüdüm. “Sen hiç İran’da yaşadın mı, Efsun? Evet, orada kadınları kazıklara bağlayıp yakmıyorlar ama diri diri toprağa gömüp başlarını taşlıyorlar, hem de çocuklarının gözü önünde! Kadınlar sokak yüzü görmüyor. Evlerinde üst üstte, yığılı halde, hapis hayatı yaşıyorlar. Adalet oranın köylerine uzaktan bile uğramıyor. Dünya orada olanları bilmiyor. Ama biz biliyoruz. Neden yardım etmiyoruz? Neden gücümüzü yalnızca neslimizi arttırmak için kullanıyoruz?”

 Onca lafıma tek kelimeyle cevap verdi: “Değişmişsin,” dedi.

“İstediğin bu değil miydi? Bu yüzden İran’a yollamadın mı beni? Sana, dönmek için yalvardığım tüm yıllar boyunca, beni orada mahsur bırakarak cezalandırmadın mı? Ben sana ne yaptım? Sana inanmaktan başka ne yaptım? Sana sadık kalmaktan başka ne yaptım?”

“İnsanlar kötüdür Sıla. Onlara yardım edemeyiz.”

“O kadınlar kötü değildi, Efsun. O kız çocukları masumdu. Babaları yaşında, hatta kimisi dedesi yaşındaki adamlarla evlendirilip..”

“Yeter!” diye bağırdı. “İnsanlaşmışsın. Senden neslimize bütünüyle bağlanmanı beklerdim. O korkunç insanları gördükten sonra kurallarımı anlamalı ve sorgulamayı kesmeliydin. Biz kimseye yardım edemeyiz. Açığa çıkarsak, o koruduğun kadınlar, üzüldüğün kız çocukları bizi kollar mı sanıyorsun? İlk onlar ele verir bizi. Tarihimiz boyu sırtımızdan vurulduk. Artık buna izin veremeyiz. Şimdi on gün odanda kalıp eski haline geri dön. Ve eğer illa anne olmayı istiyorsan, diğer çocuklarınla da biraz ilgilen. On günün sonunda Zehra’yla masaya oturur yeni yerini belirlersin.”

 Tam arkasını dönmüş gidiyordu, burnumdan soluyarak konuşmaya başladım.

“Benim Fatma’dan başka çocuğum yok. Özellikle Arya ve Coda, onlar benden çok senin çocukların. Bunu ikimizde biliyoruz.”

 Öfkeyle döndü. Konuşmasına izin vermedim.

“Fatma’yı sana vermeyeceğim, Efsun. Kızımı beraberimde götürecek ve onun annesi olacağım. Diğerlerine istediğini yapabilirsin. Ama onu alamayacaksın. Şimdi beni kızımla yalnız bırak.”

 Parmağımı uzatıp büyüyle kapıyı açtım. “Lütfen çık.”

 Siniri kırmızı gözlerine dek yayılmıştı ama bir şey söylemeden gitti.

 Evet, değişmiştim. Artık bambaşka biriydim.

 On gün sonra Zehra’nın karşısında otururken hiçbir şey söylemedim. Yaprak beni nereye yollarsa razı olacak ve kızımı alıp defolup gidecektim.

“Arjantin,” dedi Zehra.

“Tamam,” dedim.

 Bir hafta sonra Arjantin’deydim.

  İspanyolca bilen bir Türk olmayı seçtim. Adımı değiştirmedim, kızımın adını da. Kızıyla sahil kasabasına tatile gelen turist bir anneydim. Sıradan bir kadın, genç, güzel, cesur ve güçlü. Bu kez kendi dilediğim gibi yaşayacaktım. Efsun’un istediği tek şey kız çocuğu doğurmamızdı. Bu kez evlenmeyecek, tatil hayatı yaşayarak ona istediğini verecektim.

 Kızımla deniz manzaralı bir butik otele yerleştik. İlk birkaç gün sakin ve huzurluydu. Bol bol geziyor, denize girip güneşleniyordum. Bebeğim günden güne daha neşeli ve sevimli oluyordu. Onun annesi olmak, geçen yıllarımın koca bir hiçlikten ibaret olduğunu anlamamı sağlamıştı.

 Bir akşam delice bir fikre kapıldım. Yapmamızın yasak olduğu tüm büyüleri biliyorum. Efsun’un yetiştirdiği cadı olmanın ayrıcalığından biriydi bu. Ve geleceğin büyük cadısı olacaksan, Büyük Cadı’ya karşı yapılacak tüm büyüleri öğrenirdin.

 Önce Efsun’un beni değil, kopyamı izlemesini sağladım. Sonra kopyama, onun istediği hayatı yaşattım. Evlenmiş, kocasından şiddet gören bir zavallı olmuştu. Tabi ki kendimi klonlamamıştım. Her şey Efsun’un gördüğü bir rüyadan ibaretti.

 Bu arada ben hayatı yaşamaya devam ettim, derken bir akşam onu gördüm… Önce iliklerime dek korkudan titredim. Sonra kendimi ilk kez akışa teslim ettim.

 Kızımla batan güneşi izliyorduk. Hemen tepemizde, “Aman Allah’ım!” diyen sese dönüp bakana dek, izlendiğimizi fark etmemiştim. “Gözlerim beni yanıltmıyor, değil mi? Sizsiniz, İran’a kaçırılan Türk kızı Sıla?” parmaklarını saçlarından geçirerek kahkaha attı.

 Karşımda o Türk gazeteciyi görünce korkudan ödümün patladığını sandım. İzin istemeksizin karşıma oturdu.

“Hikayenizi öyle merak ediyorum ki! Dünya küçük derler ama böylesiyle daha önce hiç karşılaşmamıştım!” tekrar güldü. İşte o an gamzelerini gördüm. Kirli sakalı vardı, gözleri ela, yüzü ovaldi.

“Beni birine benzetmiş olmalısınız.”

“Hayır, hayır! Ben gördüğüm yüzleri asla unutmam.” Kaşlarını çattı. “Ama sanırım siz beni hatırlamadınız.” Elini uzattı. “Ben Caner, yıllar önce İran’a sizin hakkınızda haber yapmak ve sonra da sizi Türkiye’ye geri götürmek için gelmiştim. Beni kapıdan kovmuştunuz.” Eli havada kaldı.

 Omuz silktim. “Hiç İran’a gitmedim.”

 Elini ve kaşlarını indirdi. “Kaçtınız, değil mi? Diğer çocuklarınıza ne oldu?”

“Siz hep böyle meraklı mısınız?”

“Gazeteciyim,” ellerini iki yana açıp kahkaha attı. “Bizler meraklı olmazsak aç kalırız.”

 Ona doğru yaklaşıp fısıldadım. “Fazla meraklı olursanız ölürsünüz.”

“Farkında mısınız bilmiyorum ama Türkçe konuşuyorsunuz, İran’a geldiğimde de Arapça değil, Türkçe konuşmuştunuz.”

“İran hikayenizden haberim yok. Söylediğim gibi hiç İran’a gitmedim. Ayrıca birkaç dil biliyorum. Siz Türkçe konuştuğunuz için size kendi dilinizde karşılık verdim…”

“Ah! Hadi ama! Bana sakın İspanyol’um demeyin. Tamam, tipiniz biraz andırıyor ama aksanınız ‘ben Türk’üm’ diye bağırıyor.”

“Ne istiyorsunuz, Caner Bey?”

“Öncelikle arkadaş olmak, sonrasında hikayenizi öğrenmek..”

 Fatma’yı kucağıma alarak ayağa kalktım. “Büyük bir hayal dünyanız var. Size o dünyada şans dilerim.”

 Arkamdan seslendi. “Peşini bırakmayacağım, Sıla. Sandığından daha çok şey biliyorum.”

 Onu duymazdan gelip yürüdüm.

 Peşimi bırakmadı.

 Onu peşime takanın Efsun olup olmadığını araştırdım. Ve öğrendiğim şey günler sonra ayaklarımın ona gitmesine sebep oldu.

 Yemek yiyordu. İzin almadan karşı sandalyesini çekip oturdum. “Hakkımda ne biliyorsun? Kimsin sen?”

 Lokmasını yutup sırıttı. “Yani artık sadede gelelim ve gerçek yüzlerimizle konuşalım, diyorsun.”

 Başımı sallayıp masaya doğru eğildim. “Nesin sen?”

 Gözlerini kırpıştırdı. Ela gözleri bir anlığına simsiyah olmuştu. “Kaderinim, Sıla.”

One thought on “KİRAZ KEMİĞİ – BÖLÜM 33

Bir Cevap Yazın

Önceki yazıyı okuyun:
Hoşgeldin Ramazan 2021 🎉 İstanbul İçin İmsakiye

Geçen gün eşimle konuşurken farkettik ki, Ramazan'dan sonra hayat çok hızlı geçiyor.. Sizce de öyle değil mi? Ramazan'da sakin sakin...

Kapat