KİRAZ KEMİĞİ – BÖLÜM 30

-Sıla-

 (Bir Önceki Bölümden: Efsun, çocukları eğitim için Ceramilia’ya getirmemi emredince Albert’i ve Frank’ı öldürdüm. Zırlayan iki sıçanı Efsun’a teslim ettikten birkaç gün sonra yeni yemlerim için tekrar dünyaya çıktım. Beni Ceramilia’ya bağlayan hiçbir şey kalmamıştı. Orada kalıp diğer cadıların acıyan bakışlarına maruz kalmaktansa yüzlerce aile kurmayı tercih ettim.)

  Efsun benim büyük cadı olacağıma inandığı için kayanın dışına ilk çıkışım ritüel ile olmadı. Ama artık büyük cadı olamayacağım belli olduğu için ikinci evliliğimi ritüel belirleyecekti.

 Zehra’yla dere kenarında oturduk. Yanımızda kimse yoktu, Efsun’un bizi odasındaki küreden izlediğini biliyordum. Bana verdiği kirazı yiyerek, çekirdeği Zehra’ya verdim.

 Ortamızdaki demir masanın üstünde yüzlerce yaprak seriliydi. Her yaprak bir ülkeyi temsil eder ve üstünde o ülkenin haritası olur.

 Çekirdeği avcunun içinde sallayarak yapraklara doğru attı. Kiraz çekirdeği Rus haritasının çizili olduğu yaprağın üstüne düştü. Elini yaprağın üstünde gezdirerek gözlerini kapattı.

“Gideceğin yer Novosibirsk kenti.”

“Orası Sibirya’da!”

 Gözlerini açtı, sertçe yüzüme baktı. “Soğuk, sıcak ya da açlık bize işlemez.”

“Demek istediğim bu değil. Beni sürgüne gönderiyorsunuz!”

“Gideceğiniz ülkeleri biz belirlemiyoruz.”

 Yumruğumu masaya vurdum. “Bal gibi de sen belirliyorsun! Yıllarca emrim altında olduğun için şuan benden intikam alıyorsun.”

“Ben kimseden intikam almam, çocuk! Hele de senden, asla! Sen kendini, benim dengim mi sanıyorsun?”

 Burnumdan soludum. Bir kıvılcım çıkarıp onu yakmak istiyordum. Zehra’dan daima nefret ettim. Efsun’dan sonraki ikinci güçtü, o.

“Rusya’ya gitmeyeceğim! Tekrar bak!”

 Ellerini birbirine vurarak tüm yaprakları kaldırdı. “Kimseye ikinci kez bakmam. Bir hafta sonra Novosibirsk’e gideceksin!” dedikten sonra ayağa kalkarak gitti.

 Öfkeden çığlık attım.

 Efsun beni gözden çıkarmış ve zorlu bir hayata yollamıştı. Günün birinde her ikisinden de intikam alacağıma yemin ederek, bir hafta sonra Novosibirsk’e açılan kayadan dışarı çıktım.

  Çok geçmeden bir barda garson olarak işe girdim. Barın sahibi bana çatı katında yatacak bir de oda verdi. Adam bana karşı son derece nazikti, bunun nedeninin ne olduğunu başlarda anlamayacak kadar tecrübesizdim. Herhalde, sanmıştım ki adamlar ya Frank kadar salak ya da babam kadar sevgi yoksunu olur. O zamanlar patronum Andrey gibilerinin varlığından bihaberdim.

 Andrey otuzlu yaşlarının ortalarında genç bir adamdı. Kimi kimsesi yoktu. Tek başına yaşıyordu. Bar iki katlı bir binanın içindeydi. Giriş katı bar, üstü Andrey’in eviydi. Bir de benim kaldığım çatı vardı. Çatı katını farelerin kemirdiği tahtalar ayakta tutuyordu. Yerde yatak demeğe şahit bir döşek atılıydı.

 Andrey’in bana karşı ilgi alakası, evleneceğim adamı bulduğumu düşündürmüştü. İlgisine karşılık verecek ve evlenip, Efsun’un istediği cadıları doğurarak Sibirya’dan kurtulacaktım. Planım basit ve yolundaydı. Onun bana attığı bakışlara, cesurca karşılık veriyor, ilgiliymişim gibi davranıyordum.

 Fakat Andrey bakışlarımı yanlış anlamıştı. Bir gece odama girip ben daha ne olduğunu anlayamadan bana tecavüz etti. O geldiğinde uyuyordum, tepemde olduğunu bile duymamıştım. Gözümü açtığımda artık çok geçti. O an hatırladığım tek şey annemin odasında olanlardı. Sanki ben yeniden o dolabın içinde annemi izliyordum. Tek fark yataktaki kadın bu kez çırpınıyordu.

 Andrey, babamdan sonra bana tokat atan ilk adam. Ben çırpınıp bağırdıkça o bana vurdu.

 Ama ben annem gibi olmadım. Ellerimi kurtarabildiğim an Andrey’i üstümden attığım gibi ellerini ve ayaklarını kırdım. Onları öyle bir kırdım ki, bir daha kullanamayacaktı.

 Andrey’i iyi bir adam sanmıştım. Babam gibi değildi ama Frank gibi de değildi. Frank bu dünyada gördüğüm tek iyi adam olarak kaldı. Keşke Albert Blond’un oğlu olmasaydı, belki o zaman onu sevebilir ve dünyaya farklı bakabilirdim.

 Andrey’in ellerini ve ayaklarını kırdıktan sonra oradan kaçtım. Karanlık sokaklarda arkama bakmadan koşmaya başladım. Nereye gittiğimi, ne yapacağımı bilmiyordum.

 Koşarken bir adama çarptım. Gözlerini kısarak bana baktı. Onu tanımıştım. Her gece bara içmeye gelen zengin müşterilerimizden biriydi. Tanınmamak için kenar mahalledeki bizim barı seçmişti.

 Ellerini gayri ihtiyari omuzlarıma koyup, adımı söyledi. “Ekaterina?” adım elbette Sıla değildi. “Sen misin? Neyin var?”

 Onu ilk kez ayık görüyordum. İç çekerek gözlerimi kaçırdım. “Bay Vadim, ben şey…”

“Yoksa Andrey seni kovdu mu?”

 Başımı iki yana salladım. “Artık oraya dönemem.”

 Çenemden tutarak başımı kaldırdı. “Sana bir şey mi yaptı, canım?”

 Vadim iki ayrı kişilikte bir adamdı. Ayık olduğunda son derece kibar ve beyefendi, sarhoşken son derece kaba ve korkunçtu. Ama o an, ne yapacağımı bilemez haldeyken, ayık haline sığındım.

“Haydi gel, evime gidelim. Bir sürü boş odam var. Birinde kalırsın, sabah bir hal çaresini buluruz.”

 Gecenin bu saatinde niye ayıktı anlamamıştım ama sorgulamadan onunla gittim.

 Evi bir saray yavrusuydu. Yaşlı bir annesi ve emri altında bir sürü çalışanı vardı. Babası birkaç sene önce ölünce her şey genç Vadim’e kalmış. Vadim’in iki de ablası vardı, ikisi de ülkenin zengin kontlarıyla evliydi. Biri Moskova’da yaşıyordu.

 Eve geldiğimizde annesi uyuyordu. Beni bir hizmetçiye teslim ederek misafir odasına gönderdi. Hizmetçi kız, içinde banyosu olan odaya kadar bana eşlik ettikten sonra temiz kıyafetler getirdi.

 O gece Vadim’in sarhoş haline katlanmayı kabul edersem, tüm bu zenginliğin sahibi olabileceğimi anlayarak bir plan yaptım.

 Ertesi sabah Vadim’in huysuz ve bir o kadar da çirkin annesiyle tanıştım. Beni gördüğüne memnun olmuş gibi durmuyor, memnuniyetsizliğini açıkça gösteriyordu. Vadim, kahvaltıdan sonra benimle bahçede baş başa bir çay içti.

“Dün gece olanları anlat bana, tatlı Ekaterina.”

“Ben çiftçi yoksul bir ailenin kızıyım, Efendim. Her sene yetişen mahsulümüzle geçinirdik, lakin geçen yaz çiftliğimiz yandı. Zaten azıcık bir şeyimiz vardı, ondan da olduk. Babamın kalbi bu kayba dayanamadı. Annem deseniz zaten hasta bir kadıncağızdı. İkisini de kaybettim. Bir avuç şeyle şehre geldim. İş ararken Bay Andrey’le tanıştım. Sağ olsun bana hem iş hem yatacak yer verdi. Lakin onun…” gözlerimi kaçırarak sustum. Başımı eğdim.

 Yanağımı okşayarak başımı kaldırdı.

“Onu iyi biri sanmıştım, Efendim.” Yalancı gözyaşlarım yanaklarıma aktı. “Fakat dün gece bana çok kötü bir şey yaptı..” Yüzümü ellerime gömerek hıçkırmaya başladım.

 Vadim oturduğu yerden kalkıp bana sarıldı. “Maalesef biz erkekler, senin gibi güzel kızları gördüğümüzde vahşileşiyoruz, tatlı Ekaterina. Senin bir suçun yok, ağlama, miniğim.”

“Onu merdivenden ittim, Efendim,” diye haykırdım. “Sanırım bir yerleri kırıldı, belki de öldü ve katil oldum.” Daha çok hıçkırdım.

“Bu konuyla ben ilgilenirim. Dilerim hakikaten bir yerleri kırılmıştır ve yaptığının cezasını çekmiştir. Sen üzülme. Artık benim kanatlarım altındasın, kimse sana zarar veremez.”

 Vadim’in huysuz annesine rağmen eve yerleştim. Birkaç hafta sonra hamile olduğumu anlamıştım. Andrey’in bebeğini taşıyordum. Efsun’un kanunlarına göre bebeğe zarar veremezdim. Onu doğurmak zorundaydım. Bir süre bekledim. Vadim bana karşı iyi davranıyor, eskisinden daha çok evde vakit geçiriyordu.

 Yaklaşık iki ay sonra Vadim çalışma odasındayken yanına gidip konuyu açtım.

“Çok utanıyorum, Efendim,” diyerek başladım.

 Vadim özünde yumuşak kalpli bir adamdı. Biri karşısında ağlayınca dayanamazdı. Bu yüzden onunla neredeyse her baş başa konuşmamızda mutlaka birkaç damla yaş akıtırdım.

 Ben hamile olduğumu hıçkırıklarımın eşliğinde söyleyince, o da hemen koruma içgüdüsüyle, “Evlen benimle,” dedi. “Sana koca, çocuğuna baba olurum.” Beklediğim şey tam olarak buydu.

  Karnım belli olmadan gösterişli bir törenle evlendik. Annesi bundan hiç hoşlanmamıştı ama esas kopma noktasını doğum yaptığımda yaşadık. Evliliğimizden 6 ay sonra doğurunca, annesi bebeğin babasının oğlu olmadığını anlamıştı hayliyle.

 Bir kızım oldu. Doğum için Ceramilia’ya gidip geldim. Frank’a yaptığımı Vadim’e ve tüm ev halkına yapmıştım.

 Kızımla döndüğümün ikinci gününde, yatakta yatarken, aşağı kattan annesinin böğürmeleri işitiliyordu.

“Kim bilir, kimden peydahladı bu veledi! Bizim ailemize böyle bir şey yakışı kalmaz, Vadim! Bunu kabul edemem!” diye bağırıyordu. Vadim’se bebeğin babasının kendisi olduğunu öne sürüyordu. Annesi inanmadı.

 Birkaç ay aynı yaygara devam etti. Artık bu kadına tahammülüm kalmamıştı. Onu öldürmeye karar verdim.

 Sonunda bir gece herkes uykudayken onu yatağında boğdum. Büyü yaparak öldürebilirdim. Kılımı bile kıpırdatmazdım. Ama ölürken gözlerime baksın istedim.

 Sabah hizmetçi kızlardan birinin çığlığıyla yataktan fırladık. Vadim annesini dinlemiyor gibi görünse de aslında ona çok bağlıydı. Ölümü onu yıktı. Tahmin edemeyeceğim kadar yıkılmıştı.

 Ben eve yerleştikten sonra Vadim sarhoş olmayı bırakmıştı. Bir kadehten fazla içmiyordu. Ama annesi ölünce…

 O günün gecesinde eve gelmedi. Nihayetinde sabaha karşı zil zurna sarhoş geldiğinde beni yataktan sarsarak kaldırıp bana vurmayı denedi. “Annem senin piçin yüzünden öldü!” diyordu. O güne dek kızı gibi sevdiği kızımdan nefret etti. Hatta bana karşı bile kin beslemeye başlamıştı. Tüm gün çalışıyor, gece boyu içiyordu. Sanki içten içe annesini öldürenin ben olduğumu biliyordu.

 Haftalar böyle sürüp geçti. Nihayetinde yedi haftanın sonunda Vadim’in ilk çocuğuna hamile kaldım. Hamileliğim onun kinini bir nebze kırmayı başardı.

 Çocuğunu kucağına aldığında biraz daha yumuşadı. İkinci çocuk da kız oldu.

 Vadim çocukları severdi. O zaman anlamıştım ki ne kadar çok doğurursam o kadar iyi bir adam olacaktı.

 Tekrar hamile kaldım. O da kız oldu. Sonra tekrar hamile kaldım. Bu kez bir oğlan doğurdum.

 Vadim oğlanı kucağına aldığında dünyanın en mutlu insanı olmuştu. Kızların hiçbirine bu kadar sevinmemişti. Nihayet ona, varisini doğurduğum için beni tekrar sevgiye boğdu.

 Tam her şey yoluna girmiş, hayattan zevk almaya başlamıştım ki Efsun’un buyruğu kirazımın çekirdeğinde parladı.

 Vadim’in ölmesi, benim de Ceramilia’ya dönme zamanım gelmişti. Gittiğimiz yerlerde istediğimiz süre değil, Efsun’un belirlediği zaman zarfı boyunca kalabiliyorduk.

 Oğlanı doğurduğum senenin sonunda: 3 Aralık 1996 yılında, Frank’ı öldürüşümün altıncı yılında Vadim’i öldürdüm.

 Vadim’in içkisine zehir katmıştım. O gecenin akşamında kavga ettik. O da tüm gece içti. Frank’a ya da annesine yaptığımı ona yapmak istemedim. Ne kadar içerse içsin bana babamı ya da onunla ilgili herhangi bir şeyi hatırlatmıyordu. Ölümü sevdiği şeyden olsun istedim. O gece tüm ev halkını uykuya yatırdım. Vadim’in öldüğünden emin olduğumda çocukları toparladım. Oğlanı kucağıma aldığımda çelimsiz bir büyücünün yanımda yeri olmadığını düşündüm. Dört tane güçlü cadı doğurmuştum, neden bir tane daha hiçbir işe yaramayacak bir büyücüyü Ceramilia’ya ‘benim’ diye götürecektim ki?

 Vadim’in varisi olan oğlumu babasının ölü bedeninin yanına götürdüm. Babasının zehirli içkisinden bebeğe içirip onu da öldürdüm. Aslında mutfaktan bir bıçak alıp boğazını kesmeyi düşünmüştüm. Ama sonra bu işi kan çıkmadan yapmak istedim. Bebeğin cansız bedenini Vadim’in yanına bıraktım.

 Dört cadıyla Ceramilia’ya döndüm. Efsun oğlana ne olduğunu sormadı. Gözlerime bakıp sesli bir iç çekti ve sonra, “Şimdi ister kal, ister yeni yolculuğuna çık,” dedi.

 Ocağın ilk haftasına kadar Ceramilia’daki odamda dinleneceğimi söyleyerek yalnızlığa kapandım.

 Yirmi beş gün sonra Zehra’yla yine yaprak dolu masada karşılıklı oturduk. Çekirdeği havada sallayıp yapraklara doğru attı.

 O an bilmediğim bir şey vardı, yeni yolculuğumun ölüm gibi bir şey olacağı ama asla öldürmeyeceği…

Bir Cevap Yazın

Önceki yazıyı okuyun:
Buharlı Ütü Modelleri ile Ütü Yapmak Artık Hiç Yorucu Değil

Çoğu kişiye göre en sevilmeyen ev işlerinin başında ütü yapmak gelir. Kırışık kıyafetlerin görüntüsü bile moral bozmaya yeterken bir de...

Kapat