Kiraz Kemiği, BÖLÜM 3

kiraz kemiği, öykü

-Sibel-

(Bir Önceki Bölümden:  Tabii tüm bu düşüncelerim, o olaydan öncesine ait. Yaşadığım o olay, tüm düşüncelerimi, benliğimi ve büsbütün hayatımı değiştirdi. )

 Türkiye pandemi sürecine girmeden birkaç gün önce, gazetemizin sahibi Haldun Beye özel bir telefon gelmişti. Eski bir arkadaşı ondan yardım istemiş, Haldun Bey detayları sadece gönüllü olacak gazeteciye açıklayacağını söylemişti. Elbet esrarengiz bir haber için çok sayıda gönüllü çıktı. Fakat ne yazık ki, Haldun Bey gönüllüyü seçemeden pandemi patlak verdi ve sınırlar kapandı. Haldun Beyin haberle ilgili söylediği tek detay, haberi yapmak için yurt dışına gidecek olduğumuzdu.

 Gazetemiz, pandemi sürecinde çalışmaya devam etti. İş arkadaşlarımız arasından hastalığı kapanlar olunca, sayımız azaldı. Evlere kapanıp işe bilgisayar başında devam ettiğimiz süreçte Haldun Bey, yurt dışı haberi için gönüllüyü seçme kararı almıştı. Ben de gönüllü olmuştum ve rakiplerimin bir kısmı hastalık yüzünden elenmiş, bir kısmı da risk kategorisine girdiği için devre dışı kalmıştı. Geriye kalan en iyi seçenek ben olduğum için Haldun Bey beni özel görüşmeye aldı. Bilgisayarın başında patronumla bire bir görüntülü konuşma yapmak, hayatım için yeni bir şeydi. Yüzüm kızaracak diye ödüm kopuyor, sürekli yanaklarımı kontrol etmek durumunda kalıyordum.

“Sınırlar açılır açılmaz vize işini halledeceğim ve gideceksin,” diye başladı anlatmaya.

 Gideceğim yer Almanya’nın Köln şehriydi. Haldun Beyin arkadaşı Arya Hanım güvenli bir şekilde Türkiye’ye gelmek istiyordu. Bir Almanla evliydi ve iki çocuğu vardı. Haldun Beye, evinde oluşan bir yarıktan bahsetmiş ve inceleyip haber yapması için bizi göndermesini istemişti. Fakat sonra başka şeyler daha olmuş ve iki gün önce Haldun Beyi tekrar aramıştı.

“Şimdi anlatamadığım bazı şeyler var. Bu yolculuk biraz tehlikeli olacak, Sibel. Bu yüzden sana bir asker eşlik edecek. Merak etme, kendisini tanıyorum, suratsız ama iyi bir adamdır.”

 O an tek düşündüğüm maceraya atılma tutkumdu. Haldun Beyin gözündeki korkuyu fark etmemiştim. Bir sorun olmadığını söyleyerek işi kabul ettim. “Ne gerekiyorsa yapmaya hazırım.”

 Normalleşme süreci ve sınırların açılmasının ardından vize işlemleri halledildi.

 21 Temmuz günü Almanya’ya giden uçağa binmek için havaalanına vardığımda Haldun Bey, yanında oldukça uzun boylu ve iri bir adamla beni bekliyordu. Güvenlik kapısından geçerek yanlarına vardım. Gülümseyerek selamladım. Haldun Bey selamıma karşılık verirken yanındaki adam kaskatı durmaya devam etti.

“Sibel, eşlik edeceğin gazeteci arkadaşım,” dedi Haldun Bey, beni tanıtarak. Adam başını sallayarak onayladı. “Alper de sana eşlik edecek olan asker arkadaşımız.”

“Memnun oldum,” diyerek elimi uzatınca, elim havada kaldı. Alper buz dağı kadar soğuk ve katıydı. Yalnızca başını sallıyor, dudağını dahi kımıldatmıyordu. Yanaklarım kızararak elimi indirdim. Haldun Bey boğazını temizleyerek elinde tuttuğu dosyayı bana uzattı.

“Burada Arya’nın adresi ve bilgileri var. Uçak inince beni mutlaka ara. Sık sık sizden haberdar olmak istiyorum.”

 Haldun Bey beni iri ve soğuk adam Alper’le bırakıp gidince, valiz teslim noktasına doğru yürüdük.

 Alper benim iki katı uzunluğumdaydı. Bana tam anlamıyla tepeden bakıyor, kendimi küçük bir çocuk gibi hissetmeme neden oluyordu. Üstünde siyah kısa kollu bir tişört vardı. Kasları tişörtünden taşıyor, iri görünümüne ürkütücü bir hal katıyordu. Üç numaraya vurulmuş saçı kumral, teni buğdaydı. Gözleri ne çok iri, ne de çekik görünüyordu. Rengi elaydı ve soğuk duruşunu bütünlüyordu. Yüzü tam bir mahkeme duvarını andırıyordu. Bana bakınca onu incelemeyi bırakarak gözlerimi devirdim.

 Alper’in benimle bire bir konuşması uçağın koltuğuna yerleşip, gergince pencereden baktığımda olmuştu.

“Korkuyor musun?” diye sordu, sesi hayal ettiğim kadar kalın değildi. Yüzünde alaycı bir ifade görmeyi bekleyerek ona doğru döndüm.

Yanılmıştım. Alay eder gibi görünmüyordu.

 Başımı iki yana salladım. “İlk defa uçağa biniyorum, o yüzden yalnızca gerginim.”

“Lunaparkta hız trenine hiç bindin mi?”

 Aslında şu kocaman ve ürkütücü olanlara hiç binmemiştim. Daha ufakları, hani şu çocuklar için olanlarına birkaç kez bindiğimi varsayarsak.. Başımı evet anlamında salladım.

“O trenlerin hızla yukarı tırmanması gibi. Fazla abartılacak bir şey yok yani.”

 Gülümsemeye çalışarak başımı salladım. Gerginliğimin geçmesi için kitap okumaya karar vererek çantamdaki kitabı çıkarıp açtım.

Alper’in, “Ciddi olamazsın!” diye mırıldandığını duyunca beşinci kezdir okuduğum satırdan başımı kaldırıp, asık suratlı askere baktım. “Kavgam mı okuyorsun?”

 Gayri ihtiyari kitabı kapatıp kapağındaki adına baktım. “Neden bu kadar garipsiyorsun?”

 Şimdi, alaycı bir ifadeyle güldü. “Yalnız hatırlatmak isterim ki, ikinci dünya savaşı biteli onlarca yıl oldu ve Hitler de çoktan öldü.”

 Gözlerimi devirdim. “Ben de zaten Yahudi değilim.”

“Yahudilerin Kavgam’ı okuduğunu sanmıyorum.”

 Göğsümü şişirerek nefes alıp, bilgiç bir edayla, “Yahudi soykırımında, bazı Yahudiler kendini Hitler’in yazdığı Kavgam kitabını okuyarak saklamıştır,” dedim.

 Yüzüme bakarak sesli bir kahkaha attı ve mahkeme duvarını andıran yüzünde iki çukur belirdi. Alper’in sert duruşunun sakladığı gamzeleri görünce, baştan ayağa dek ürperdiğimi hissettim.

“Almanya’ya gidiyoruz diye, Kavgam kitabını okuman gerekmiyor.”

“Kitap okumak için bir sebebe ihtiyacım yok. Ayrıca Haldun Bey, Arya’nın kocasının Neo Nazi olduğunu söyledi.”

“Yani Nazileri anlamak için, liderlerinin yazdığı kitabı okuyorsun?”

 Sinirlenmiştim. Öyle ki yumruğumu suratına indirmek istiyordum. Gözlerimi devirerek önüme döndüm. “Seninle neden polemiğe giriyorum ki!”

 Kitabımı açıp aynı satırı okumaya devam ettim. Alper’in içimi gıdıklayan kahkahasını duymamak için dişlerimi sıkıyordum.

 Sesi kesilince ayağa kalktığını fark ettim. Başımı kaldırıp bakmadım ama tepeye koyduğu çantasından bir şey aldığını anlayabiliyordum.

 Saniyeler sonra okuduğum kitabın üstüne bir kitap kondu. “İslam Ahlakı.” Kaşlarımı çatarak yan koltuğumda oturan askere baktım. Gülümsüyordu. “Eğer bir korkun varsa, böyle bir kitap okumanı tavsiye ederim. Hem olur da uçak düşerse, son sözlerin Hitlerin yazdıkları olmasını istemezsin,” diyerek göz kırptı. Eğer kucağıma koyduğu kitap bir İslam kitabı olmasaydı çenemi kapalı tutmak için çabalamam gerekmezdi!

 Kibarca teşekkür edip kitabı ona uzattım.

“Hayır, senin olsun. Ben de bir tane daha var,” diyerek elindeki kitabı havaya kaldırdı.

“Her yolculuğa aynı kitaptan iki tane taşıyarak mı çıkıyorsun?”

 Omuzlarını silkti. “Bazen ikiden de fazlasını taşıyorum. Ben de böyle bir adamım, fazladan kitap taşımak için sebebe ihtiyacım yok.”  

 O kadar ukalaydı ki..! Onunla bir hafta nasıl geçecekti bilmiyordum. Dişlerimi sıkıp önüme döndüm. O sırada pilot anonsunu yaptı ve uçak hırlayarak hareket etti. Bana verdiği kitabı okumadan çantaya kaldırmayı düşünüyordum ki.. Onun ne kadar haklı olduğunu içten içe bildiğimden, yani uçak düşerse.. İslam Ahlakı kitabının kapağı açarak okumaya başladım.

 İster inanın ister inanmayın ama kitabı okurken uçağın nasıl kalktığını, nasıl bir yolculuk yaptığımızı ve ne ara indiğini anlamadım bile. Alper nasıl bir adamdı bilmiyordum ama daha ilk an hayatımı etkilemeye başlamıştı.

Bir Cevap Yazın

Önceki yazıyı okuyun:
Casuslar Köprüsü, Bridges of Spies Film Yorumu

Gerçek hikayelerin beyaz perdeye aktarılmasının en iyi yanı, senaryoyu  'olmamış' diyerek üzerini çizip bir köşeye atma riskinden sizi kurtarması. Çünkü...

Kapat