KİRAZ KEMİĞİ – BÖLÜM 28

 (Bir Önceki Bölümden: Önde Hayalet Büyücüler Ordusu, arkada üç büyükler: Askerin bedenin de bir Kâhin, dünyadaki en tehlikeli kadın olan acılı bir Anne Cadı ve Kâhinden güç alan yeni nesil bir Büyücü; en arkada ise büyülü bir Nazi Askeri. Ölecek ilk kişiyi artık biliyorsunuz.

 Kâhin son emri verdi: “Savaş başlasın!”)

  Ceramilia cadıları gelmekte olanın farkındaydı. İçeriye hapsedildikleri günden beri bugünü bekliyorlardı. Barikatlar kurulmuş, büyülü çember gerilmişti. Onlar özel yetiştirilen güçlü cadılardı, bir grup hayalet büyücüye yenilecek halleri yoktu ya? Yine de emirler kesindi. Gerekirse ölecek ama hiçbiri Ceramilia’yı terk etmeyecekti. Güçlerinin her damlasını savaşı kazanmak için kullanacaklardı. İçeride mahsur kaldıkları yıllar boyunca yalnızca bu savaş için yaşamış ve eğitilmişlerdi.

 Şatonun tepesindeki Baş Cadı, emri altına aldığı yüzlercesine baktı ve, “Şimdi gösteri zamanı!” diye haykırdı.

  Gökyüzü renklere bürünmüştü. Karanlığın üstünde renkler adeta dans ediyordu. Kâhin gökyüzündeki bu şölene keyiflenerek baktı. Cadıların hazırlıklı olacağını biliyordu. Efsun onları kim bilir nasıl bir öfkeyle hazırlamıştı. Birazdan ezeli düşmanıyla karşı karşıya geleceğini, gözlerine bakarak onu nasıl öldüreceğini düşünerek daha çok keyiflendi. Uyanan büyücülerin tek amacı bu savaşı kazanmaktı. Amaçları uğruna öldürebildikleri kadar cadı öldüreceklerdi. Ama cadılar zaten ölü olan uyanmışları öldüremezdi. Bu savaşın galibi şimdiden belliydi.

 İki tarafta savaşı kazanacağına emindi. Yıllarını bu savaşa hazırlanarak geçirmişlerdi. Ama iki tarafın da bilmediği bazı şeyler vardı.

 Kâhin renk şölenine içinin ve gücünün karanlığıyla karşılık verdi. Gelmek üzere olduklarının haberini salmıştı. Yaşça küçük cadılar, Kâhin’in karanlığından anında korkup saklandı. Ama kafalarında beliren soru yüzünden tekrar sahaya çıktılar: Hangisinden daha çok korkmalıyız? Bu soruya cevaben kendi Baş Cadılarını seçtiler. Çünkü onun ceza sistemi hepsinin aklını alıyordu.

 Cadılar ve Kâhin’in önderliğindeki ordu karşı karşıya geldi. Tüm cadıların gözleri alev saçarcasına kırmızıydı. Büyücü ordusunun gözleri renksizdi. Kâhin’in gökyüzüne saldığı karanlık, cadıların koruma çemberini sarsarak yıktı.

 Ordu şatonun etrafını kuşatırken, Kâhin ve Sibel; Büyük Cadının balkonuna doğru yürüyordu. Arya tanıdığı cadılardan, onlara zarar vermemek için köşe bucak kaçarken, istediği tek şey kızıydı. Arya geleceğin büyük cadısının hala kendisi olduğunu sanıyordu. Çünkü Kâhin onu buna inandırmıştı.

  Bu arada Ceramilia’nın dışında sağanak bir yağış vardı. Gök yarılıyor, yer sarsılıyordu. Sanki az sonra bir yıldırım koca gökyüzünü yere indirecekmişçesine bir gürültü kopuyordu. Arya’nın oğlu Deniz hala arabanın bagajındaydı.

 Başka bir araba fren sesi ve kayan tekerleğiyle durdu. Toprak o kadar çok ıslanmıştı ki araba istop etmeden önce teker çamura batmıştı. Şoför koltuğundaki adam anahtarını çıkarmadan arabadan indi. Deniz’in bulunduğu bagajın önüne geçip parmaklarıyla bagajın kapağını kaldırdı. İçerideki çocuğun gözleri hala kapalıydı. Adam, oğlanın başını tutarak onu ayılttı. Çocuğun mavi gözlerinin ilk gördüğü şey tepedeki gökyüzünde salınan renk cümbüşü olmuştu. Ne olduğunu anlayamadan şaşkınca onu ayıltan adama baktı.

“Dayı..” diye geveledi, gözlerini kırpıştırarak.

“Hemen kendine gelmelisin, Deniz. Bize ihtiyaçları var.”

 Evet, gelen adam; Sibel’in patronu Haldun, Arya’nın ikizi Coda’ydı. Elini Deniz’in alnına koydu ve bilmesi gereken tüm bilgileri zihnine doldurdu. Sonrasında yeğenini bagajdan çıkardığı gibi kayanın önüne vardı. Kendine bir söz vermişti, bir daha buradan içeriye girmeyecekti. Ama o sözü başka şartlar altında vermiş ve biraz önce o şartların yerle bir olduğunu öğrenmişti. İkizinin, yeğenlerinin ve onu eğiten Kâhin’in hayatı tehlikedeydi.

  O gün, Kâhin ve ikizler kayayı kapattıkları gün, Coda yeni hayatı için karar vermişti. Arya, Dane’yle bir gelecek kuracak; Coda ise Kâhin’in öğrencisi olup öğretilmeyen tüm büyüleri öğrenecekti.

 İkizler önce Münih’e döndü. Dane bir seçim yapıp Arya’ya gelince, Coda onu sevdiğine bırakıp Kâhinle gitti.

 Dane Nazileri, Arya da güya Türk anne babasını terk etti. Dane ne Coda’yı ne de Arya’nın sahte ailesini görmüştü. Birlikte Köln’e kaçıp kendi hayatlarını kurdular.

 Dane’nin aksine çocuklar Coda’nın varlığından haberdardı. Coda önce Kâhin’in yolundan gitmiş, ondan eğitim almış sonra da sözde gazetesini kurarak iş hayatına atılmıştı. Gazete, Haldun’un Coda’yı saklamak için kullandığı bir kılıftı. Gazete tüm dünyadan haberdar olması için Kâhin’in önerdiği hayat biçimiydi. Gazete tüm büyücüleri takip etmek için kullandığı bir araçtı. Kısaca gazetesi gerçek hayatla büyü dünyasını bir tutan ince çizgiydi.

 Coda başarılı bir öğrenci, büyük bir büyücü olmuştu. Sibel’in Kâhin’in torunu olduğunu biliyordu. Sibel’i gazeteye almasının ve Arya’nın yanına yollamasının sebebi zaten buydu. Ayrıca Alper’in babasının da kim olduğunu biliyordu. Alper’i ve Sibel’i savaş için Kâhinle birlikte yollamışlardı.

“O savaşta olmayacağım,” demişti Kâhin’e.

“Gelmek zorunda değilsin. Ben de zaten savaştan sonra gideceğim, torunumu sen yetiştireceksin,” diyerek aralarında anlaştılar.

 Savaşa katılmayı istemediği için kayanın açılışına gelmemişti. Ama az önce öğrendiği şey bir solukta burada olmasına sebep olmuştu.

 Coda ve Deniz kayadan geçip Ceramilia şatosuna doğru koşar adım yaklaşıyorlardı. Savaş çoktan başlamış, cadılar ölmeye, hayalet ordu yok olmaya başlamıştı.

 Uyanan büyücüler, alev toplarıyla saldırıyordu. Alev topunun içine çektiği cadı küle dönerek ölüyordu.

 Cadıların renkli yıldırımları, uyuyan büyücüleri bedenlerine göndererek, yok ediyordu. İki ordu da azalmaktaydı.

 Arya, “Melodi!” diye bağırarak yeri göğü inletiyordu. “Kızım nerede?” Bir an için oğlunu ve ikizini görür gibi oldu. Ama yakaladığı cadıyı, kızının yerini söyleyene dek bırakmaya niyeti olmadığından, dikkatlice bakamadı.   

 Coda şatonun kapısına vardığında geç kaldığını biliyordu. Bir solukta Büyük Cadının odasına vardı.

  Kâhin, “Ben geldim, Efsun!” diyerek girmişti, Büyük Cadının odasına ve anında durakladı. Karşılaşmayı beklediği kişi yatağında yatmaktaydı. Boş odaya göz attı. Efsun bir taş bebek gibi uyuyordu. Bunun bir numara olduğunu düşünerek Sibel’i odanın dışına itip kapıyı kapattı. “Kalk yerinden!” diye haykırdı. Aşağıdayken balkondan birinin büyüleri kontrol ettiğini görmüştü. O kesinlikle Efsun olmalıydı. Yatağa yaklaştı. Efsun’u omuzlarından tutarak sarsmaya başladı. Tam o sırada arkasından biri yaklaştı.

 Coda, şaşkınlık içinde kapıda dikilen Sibel’e koştu. Deniz’i onun yanında bırakıp kapıyı açmaya çalıştı. Geç kalmıştı. Kâhin’i bir daha kimse göremeyecekti. Biliyordu. Hiçbir büyü bu kapıyı açamazdı. İçeriden kapatılan Büyük Cadının odası dışarıdan açılamazdı. O yüzden Coda yapabileceği tek şeyi yaptı. Hocasına verdiği sözü gerçekleştirmek için Sibel’i kaptığı gibi şatoyu terk etti.

 Arya tam şatoya girecekken Coda yanında Sibel ve Deniz’le çıkıverdi. Üçüne neler olduğunu sorgularcasına baktı.

“Dane’yi bul,” dedi Coda. “Savaşı kaybettik. Hemen gitmeliyiz.”

“Melodi’yi almadan gitmem.”

 Coda durdu. Nasıl açıklayacağını bilmiyordu. Başını iki yana salladı. “Özür dilerim, ama gitmek zorundayız.”

“Kızımı almadan gitmeyeceğim!”

Arya öyle şiddetli bağırmıştı ki hepsinin bedeni sarsılmıştı.

“Melodi yok,” dedi Coda. İkizinin kolunu tuttu. “Melodi ve Efsun öldü, Arya. Gitmeliyiz.”

 Coda’nın dokunuşuyla neler olduğunu anladı. Yine de kızını almadan gitmeye niyeti yoktu. İkizini itti ve içeri daldı.

 Coda yanında geleceğin iki büyük büyücüsüyle, savaş meydanında dikiliyordu.

 Dane yerde cansız yatan cadıların arasında yatmaktaydı.

 Arya, Büyük Cadının oda kapısını yumrukluyordu.

 Alper’in bedeni, Efsun’un yatağının yanında yerdeydi.

 Kâhin yıllar evvel ölmüştü ama ölmeden önce ruhunu büyülemiş ve bedeni öldüğünde ruhunu başka bedenlerde yaşatmayı sürdürmüştü. Piran’ın gerçek bedeni, Kâhin’in bir büyüsüyle yok edilmişti. Sibel’i Alper’in babasına vermesinin sebebi, ölüyor olmasıydı. Torununu emniyete aldıktan sonra bedenini yok etmiş, ruhunu başka bedenlerde gezintiye çıkarmıştı. Bedenini yok etmese, ruhu da onunla bir ölecekti. Yıllar önce ikizlere göründüğü o yaşlı kadın, yetiştirdiği büyücülerden birinin bedeniydi. Onun ölü olduğunu bilen iki kişi vardı, bedenini kullandığı büyücüsü ve Coda. Ruhunun beklediği tek şey bu savaşı kazanmaktı. Zaferi kazandıktan ve büyücülere hak ettikleri özgürlüğü verdikten sonra ruhu huzura kavuşarak gidecekti. Ama hesaba katamadığı şey o odada gerçekleşmişti.

 Yatağında yatan Efsun, Melodi kaçırılmadan önce öldürülmüştü. Coda’nın öğrendiği şey, tam olarak buydu. Bu savaş Efsun ve Kâhin arasında geçmeli, zafer ikisinden birinin olmalıydı. Ama zaten ölü olan biri nasıl savaşı başlatıp, sonra da kazanabilirdi? Savaşı başlatan şey, Melodi’nin yani yeni nesil Büyük Cadının ve Kadim Kişinin kaçırılışıydı. Yeni Nesil Büyük Cadı, Efsun için önemliydi. Huzura ermesi için yerine birini bırakması gerekiyordu. Kadim Kişi ise Kâhin için önemliydi. Çünkü Kadim Kişi, cadılarla büyücüleri birleştirecek olandı. Onları tekrardan Orman Koruyucuları yapacaktı. Dünya yeniden huzura ve barışa erebilecekti. Bu yüzden Kâhin ve tüm büyü ırkı için bu savaşı kazanmak çok önemliydi. Efsun’u öldürmek, içindeki intikam duygusunun isteğiydi. Ama asıl amacı eski düzeni geri getirmekti. Efsun’un yapmaktan kaçtığı şeyi başarmak istiyordu. Ama şimdi ikisi de tamamen ölüydü.

 Odanın kapısı yavaşça açıldı. Arya nefret dolu halde içeri girdi. Gözü ne yerde yatan Alper de ne de yatakta yatan ölü Efsun’daydı. Karşısındaki Büyük Cadı kostümü giymiş kadına bakıyordu.

“Artık bu, ikimizin savaşı,” dedi karşısındaki siyah kostümlü cadıya.

“Efsun öldü diye büyük cadı sen mi oldun sanıyorsun, küçük Arya? Sen güçlü bir cadı olmayı bile beceremedin. Sen sadece insan oldun. Gücün de büyülerin de yok. Seni parmaklarımın ucuyla yok ederim.”

“Yanılıyorsun, ben anne oldum. Senin asla olamadığın şey oldum. Ve bir anne, bir cadıdan daima daha güçlüdür. Şimdi bana kızımın nerede olduğunu söyle!”

“Efsun yüzyıllarca Büyük Cadının gelmesini bekledi. Onu yetiştirmeyi, tüm kuralları ona öğretip ölmeyi istedi. Ben de isteğini yerine getirdim. Kızın, Efsun’un beklediği cadıydı. Sen değildin! Ben de değildim. Senin kızındı o. Melodi doğduktan sonra Efsun’u hayaline kavuşturdum, hasretiyle yanıp bittiği Feride’nin yanına yolladım onu. Sonra da kızının peşine düştüm. Onu aldım ve Efsun’un yanına yolladım. Tabi önce gücünü, kendime kattım. Şimdi ya öl ya da Büyük Cadının önünde eğil, küçük kızım!”

 Tam o sırada Coda en büyük korkusunu yenmeyi başardı ve kendini ikizinin bedenine siper etti. Hayatında ilk kez annesinden korkmuyordu. Avuçlarında alevden koca bir halka duruyordu. Halkanın içini nefesiyle doldurup beklemeksizin annesinin üstüne saldı.

 Sıla, Efsun’u öldürmüş, karşısına çıkan herkesi yerle bir etmişti. Kendi doğurduğu hainler yüzünden ölemezdi. O kadar zayıf değildi. Hayatını Büyük Cadı olacağı güne adamış, bu uğurda her şeyi yapmıştı. Kapıyı gürültüyle kapattı. Oğlunun üstüne saldığı alev topunu yıldırımıyla kesti. Ama oğlu son gördüğünden bu yana tahmin edemeyeceği kadar güçlenmişti.

“Belki de bu ikimizin savaşıdır, anne,” dedi Coda. Aynı zamanda Sıla’nın üstüne hücum ediyordu. Annesinin beklemediği bir çeviklikle elini Sıla’nın göğsünden içeri soktu.

 Annesinin kalbini sökerken Sıla kahkahalarla gülüyordu. “Beni kendi doğurduklarımın öldürmesine izin vereceğimi…” cümlesini bitiremedi.

Arya arkadan yaklaşmış ve cebinden çıkardığı büyülü kirazı, sökülen kalbin yerine sokmuştu.

Zehirle büyülenen kiraz, hayatını Büyük Cadı olmaya adayan küçük Sıla’yı yavaş ve sancılı bir şekilde yere yığdı.

 Annelerinin bedeni yere düşünce ikizler şaşkınlıkla birbirlerinin gözlerinde dondular. Coda’nın elinde annesinin kalbi, Arya’nın elinde annesinin kanı vardı.

One thought on “KİRAZ KEMİĞİ – BÖLÜM 28

  1. Nasıl harika bir bölüm nasıl👏🏻👏🏻👏🏻 İleride filmini izlemek isterim bu sahnelerin çekimi inanılmaz olur

Bir Cevap Yazın

Önceki yazıyı okuyun:
8 mart dünya kadınlar günü
8 Mart Kadınlar Günü Kutlu Olsun

8 Mart dünya kadınlar günü kutlu olsun. Kadınlarımızın şiddet görmediği, ezilmediği bir dünya dileği ile...

Kapat