KİRAZ KEMİĞİ / BÖLÜM 26

kiraz kemiği

-Arya-

 (Bir Önceki Bölümden: “Ben Kâhin’im. Büyücülerin annesi.” Kitabı balkondaki masaya bıraktı. “Geri geleceğim,” dedikten sonra bir buhar bulutuna dönüşerek yok oldu.)

   Kitap Ceramilia’nın kuruluşu ve dış dünyayla bağlantısı üzerineydi. Temelinden itibaren yapılan büyüler, Ceramilia için akıtılan kanlar ve dahası yer alıyordu. Ceramilia’dan önce yaşamış, Ceramilia’da doğmuş ve bugün hala yaşamakta olan cadı ve büyücülerin (cadılardan doğan) listesi de mevcuttu. Kimin kim ve ne olduğu açık açık yazıyordu.

 Kâhin’in kim olduğunu, ne olduğunu anlayamamış ama şoku atlatır atlatmaz kitabın kalın kapağını kaldırarak içine girmişti. Sabah Coda’nın sesini duyana kadar başını kaldırmadı.

Coda, “Günaydın,” diyerek balkon kapısında belirmişti. “Ne zaman uyandın?”

 Arya başını kitaptan kaldırdı. Gözleri kanlanmış ve kızarmıştı. “Bir yol var, Coda. Onları öldürmeden, hayatımıza devam etmenin bir yolu var.”

  Arya’nın anlattıklarını sakince dinledi Coda. Kimseyi öldürmeden, ailesine zarar vermeden hayata devam etmeyi en çok o istiyordu.  Ama bir sorun vardı. Arya anlatmayı bitirdikten sonra sakince sordu.

“İyi de Arya, bizim bir ölüyü uyandırabilecek kadar gücümüz yok ki, nasıl yapacağız?”

“Bundan sonraki hedefim ölü uyandırma büyüsü..” diye söze başlamıştı ki, Coda başını iki yana sallayarak onu susturdu.

“Bunu başarmamız Efsun’u öldürmekten daha zor.” Kafasını kaşıyarak düşündü. “Hem bu kitabı getiren kadın kimdir, neyin nesidir bilmiyoruz. Neden bize yardım etmek istesin ki?”

 Bu soruyu Arya da düşünmüştü.

“Birden bire bir kadının balkonumuzda belirmesi ve aradığımız sorunun cevabını bize getirmesi, sence de garip değil mi, Arya?”

 İkizler birbirlerine bakıp bir cevap aradı.

“Bana hiç mantıklı gelmiyor,” dedi Coda. Sonra kendi kendine, “Neden?” diye tekrarladı.   

 Arya tam ağzını açmıştı ki arkadan bir ses yükseldi: “Çünkü düşmanımız aynı,” diye.

 İkizler aynı anda arkalarından gelen sese döndü. Bu dün geceki kadındı: Kâhin. 

“Efsun’un bu taraftaki gücünün kırılmasını istiyorum.”

 Coda önce Arya’ya baktı. Kitabı getiren kadın olduğunu anlayınca gülerek ayağa kalktı. “Kim ya da ne olduğunu bilmiyorum. Sana güvenecek değilim.” Kitabı işaret etti. “Bu tam bir deli saçması! Sen Efsun’u kayaya kapatacaksın diye ben mezar falan kazmayacağım!”

 Kâhin başını iki yana salladı. “Ama siz kitabı hiç anlamamışsınız. Oysa ben anladığınızı varsayarak gelmiştim.” Coda’ya bakarak güldü. “Oradan bakınca mezar kazıcısı gibi mi duruyorum? Ayrıca uyandırma büyüsünü ölüye ben yapacağım, siz değil. Korkmana gerek yok, küçük Coda!” uzun ince parmağını Coda’nın yanağına sürttü.

“Adım Coda değil,” diyerek geri çekildi.

 Başını salladı Kâhin. “Sen Sıla ve Frank Blond’un minik Coda’sısın. Şuan kimliğinde Haldun Arıkoğlu yazıyor diye, bu gerçeği değiştiremezsin.”

“Efsun’a neden düşmansın?”

“Benden yaşayacağım hayatı çaldı. Önce annesi, ailemi mahvetti, sonra Efsun her şeyi yerle bir etti.”

“Neden öldürmüyorsun o halde?”

 Sarı dişlerini göstererek sırıttı. “Onun zamanı var. Ama bir gün yine üçümüz onu öldüreceğiz. Sadece biraz daha vakti var.”

“Bir deliye benziyorsun, saçma sapan konuşan…”

 Kâhin elini havaya kaldırdığı an Coda sustu. Kendi istediği için susmadı. Sesi bir anda yok oluverdi. Onu susturan Kâhindi. Havadaki elini Coda’nın omzuna koydu, oğlan serseme dönmüşçesine sandalyesine uçarak oturdu. Ardından ikizlerin ortasına, -sandalye yoktu ama varmışçasına-, kendisi oturdu. Bedeni oturur vaziyette havada asılı kalmıştı. “Gücümün sınırlarını en son Efsun sınadığında onu kovdum.” Aslında içinden tam olarak şunu söyledi: ‘Onu kızından sonsuza dek ayırdım.’ “Şimdi sen sakın ola nenenin yolundan gitme, küçük büyücü. Şimdi ikiniz sessizce beni dinleyeceksiniz, sonra kendi kararınızı vermekte özgürsünüz. Ben Efsun değilim, istemediğiniz şeyi size yaptırmam.” Sessizce olayları izleyen Arya’ya döndü. “Efsun’un senle ilgili planını bilmek ister misin? Sana neden dokunmadığını ya da annenin Coda’ya zarar vermesini neden önlediğini? Nedenleri bilmek istiyor musun, Arya? Annen diğer tüm erkek kardeşlerini, kocalarıyla birlikte öldürdü. Bunu biliyorsun, Aylin’den duymuş olmalısın. Annenin öldürmediği tek oğlu, Coda. Neden? Senin hatırına olduğunu mu sanıyorsun?”

 Arya sadece, “Neden?” diye sordu. Sesi bir fısıltıdan farksızdı.

 Olmayan sandalyesinde arkasına yaslanarak ellerini kucağında birleştirdi. “Aylin ve Sıla, Ceramilia’ya ilk gittiklerinde Efsun, Sıla’nın ondan sonra gelecek olan Büyük Cadı olduğunu sanmıştı. Bu yüzden Sıla’yı diğerlerinden ayrı eğitti. Bir gün göçüp gittiğinde yerini Sıla’ya bırakacaktı, ta ki siz doğana dek. Efsun sizi kucağına aldı ve Sıla’nın tüm gücünün bir gül gibi solduğunu gördü. İşte o vakit yanıldığını fark etti. Büyük Cadı, Sıla olmayacaktı. İkiz olduğunuz için güçlerinin ne denli senin hakimiyetinde olduğunu bilemedi. Çünkü daha önce hiçbir büyük cadının ikizi olmamıştı. Efsun sizle özel olarak ilgilenmeye başlayıp, Sıla’nın yıldızı sönünce..”

“Annem bizden nefret etti,” diye tamamladı Arya.

“Annen herkesten nefret ediyor ama evet, haklısın. Sizden, herkesten nefret ettiğinden daha çok nefret ediyor. Annene kalsa ikinizde çoktan ölmüştünüz.”

“Babamı bu yüzden mi gözlerimizin önünde öldürdü?”

 Yavaşça başını salladı. “Babanı bu yüzden ölüme senin götürmeni istedi. Hayatın boyu unutma diye, gerçekte babanın katili olduğunu her gece hisset diye.” Kâhin bir elini Arya’nın, diğer elini Coda’nın eli üstüne koydu. “Sıla, Efsun’dan daha tehlikeli. İşte bu yüzden Efsun’u şimdi öldüremeyiz. Onları içeriye hapsedeceğiz. Zamanı geldiğinde yine üçümüz içeri girecek ve büyük savaşı başlatacağız.” 

“Ya istemezsek?”

“O halde zamanı gelmemiş demektir.”

“Kimsin sen ve tüm bunları nereden biliyorsun?”

 Cevap vermek yerine gülümsedi. “Ceramilia’yı kapatmanız için bir ölüyü uyandırmanız ve ana kapıya onu kurban etmeniz gerekiyor. Kaya, büyücü kanı seviyor. Bir ölü de kan yoktur. Bu yüzden uyanan bir ölü kayaya sunulursa kaya kendini kapatır. Fakat bu sıradan bir ölü olmamalı. Ceramilia’nın kurucusunun öldürdüğü masum bir büyücü olmalı. Kaya ancak böyle kapanır.”

“Ya diğer kapılar?”

“Ana kapı kapandı mı hepsi etkisiz hale gelir.” Yarım nefes verdi. “Ha! Amma dersen, tekrar açmam gerek ve içeriye girmem lazım diye. İşte o vakit bebeğinden vazgeçmen gerekecek. Ayrıca,” Coda’yı işaret etti. “Birlikte kapattığınız için birlikte açmalısınız. Ya da Coda’dan daha güçlü bir büyücü bulmalısın.”

“Bunları neden anlatıyorsun? Tekrar açacaksam neden kapatıyorum?”

 Dişlerinin arasından tıslayarak güldü. “Bir gün bunları hatırlaman gerekecek. O vakit geldiğinde bana öfkelenme diye anlatıyorum. Ama merak etme, o vakit geldiğinde ben de geleceğim. Savaşa bensiz gitmene izin vermem. Onu öldürme zevki bana ait olmalı.” Ayağa kalktı, elini Coda’nın omzuna bastırarak, onu hapsettiği sessizlikten çıkardı.

 Coda nefesi kesilircesine titredi.

“İki sorum daha var,” dedi Arya.

“Artık gitmeliyim,” diyordu Kâhin.

“Efsun’un öldürdüğü masum bir büyücüyü nereden bulacağız? Ve, eğer kapıyı kapatmazsak bize ne yapacaksın?”

 Kâhin öyle bir kahkaha attı ki ikizlerin ayaklarının altındaki zemin sallandı. “Size bir şey yapmayacağımı söyledim ya! Ama kapıyı kapatmazsanız, er ya da geç zorla Ceramilia’ya götürüleceksiniz. Sen hamile kalacak ve çocuğunu doğurduğunda, Sıla’nın Coda’yı öldürüşünü seyredeceksin; tabi öncesinde seni ve karnındakini öldürmezse.”

 Baştan ayağa titredi Arya. Annesi Efsun’dan sonraki Büyük Cadı olmak için ikisini de öldürür müydü? Öldürürdü.

“İlk sorunun cevabına gelirsek, onu siz bulmayacaksınız. Kayayı kapatmaya karar verdiğinizde benimle İstanbul’daki eski Osmanlı Sarayında buluşun. Ama öncesinde hepsinin içeride olduğuna emin olun,” dedikten sonra ikizler ağızlarını dahi açamadan, ardında bir buhar bırakarak yok oldu.

“Eski Osmanlı Sarayı mı?” diye geveledi Arya.

“Topkapı,” diye yineledi Coda. Birbirlerine bakıp öylece kaldılar.

  Günlerce bir karar vermeye çalıştılar. Hem Ceramilia’yı kapatıp, tüm cadıları içeri hapsetmek istiyorlar hem de deli görünümlü Kâhin’e güvenmiyorlardı. Özellikle Coda tüm bunların saçmalık olduğunu söyleyip duruyordu. Tam Arya ona teslim olacaktı ki Sıla gecenin bir yarısı, onlar uyurken evlerini basıvermişti.

 Evin koridorundaki duvar komple aynaydı. Sıla büyüyle aynayı kırarak ve, “Yavrularım, benim canım evlatlarım,” şarkısını söyleyerek yürüyordu. İkizler yataklarından korkunç bir gürültüyle fırladı. İlk başta ne olduğunu anlayamamışlardı. Evin camlarının kırıldığını, ırkçı bir grup tarafından evlerinin kundaklandığını bile düşünmüşlerdi. Arya annesinin sesini duyar duymaz Coda’nın yanına koşması gerektiğini hissetti.

 Coda ise önce duyduğu ses karşısında fırlamış, sonra da karşısında kötü gülüşüyle annesini bulunca olduğu yerde donup kalmıştı.

“Demek küçük oğlum buradaymış,” dedi Sıla. Neredeyse altına yapmak üzere olan oğluna tiksinerek baktı. “Cık cık cık, ne ayıp! Hala anneciğinden korkuyor musun?” soğuk eliyle oğlunun karnını okşadı. Coda duyduğu ürpertiyle baştan ayağa titremiş, geçmişin karanlık günlerine gitmemek için beyniyle savaşmaya başlamıştı. “Hiç mi özlemedin beni? Biraz hasret gidermeyelim mi anne oğul? Hı? Yad etmeyelim mi o günleri?” başını eğerek gözlerini kırpıştırdı. Okşayan eli birden durup, parmağını karnını delercesine bastırdı.

 Artık çok geçti. Coda’nın beyni, çocukluğuna ait karanlık günleri sakladığı yerden çıkarmış ve onu içine çekmişti.

 Küçük Coda yerde yatıyordu. Korkunç annesi onu dövmüş, sonra da büyü altına alarak hareketsiz bırakmıştı. Üstü çıplaktı. Şimdi annesinin elinde kızgın bir demir vardı. Ona yaklaştı, kıpkırmızı gözlerini çocuğun üstüne diktiğinde, zaten ağlamaktan yorgun düşen çocuk korkudan aklını kaybetti. Kızgın demiri oğlanın göbek deliğinin üstüne batırdığında Coda içi koparcasına bağırmıştı ama sesi çıkmıyordu. İçinde hapsedilmişti. “Bunu hak ettiğini biliyorsun di mi, Küçük Büyücü! Anneciğini, Arya’ya şikayet etmeyi aklından geçirdiğin için çok kötü bir çocuk oldun. Bunu senin iyiliğin için yapıyorum, yavrum. Bir daha asla kötü bir çocuk olma diye!” kızgın demiri çekti ve oğlanın çenesini tutarak dilini dışarı çıkardı. Demiri bir kez de diline bastırdı. Küçük Coda o anın, ömrünün sonu olduğunu sanmıştı.   

 Sıla küçük Coda’yı her yalnız yakaladığında, suçu olsun ya da olmasın kulağından tutarak mahzene indirirdi. Orada küçük çocuğu döver, ona katlanamayacağı işkenceler yapar ve bir gün onu öldüreceğini söylerdi. Sonra da tatlı bir anneymiş gibi oğluna sarılır ve canının acıyıp acımadığını sorarak ağlardı. Bu Sıla’nın yaşamak zorunda bırakıldığı hayattan aldığı intikamdı. Onlar doğmasa, o hala Efsun’un gözdesi ve sonrada Efsun’un ta kendisi olacaktı. Arya’nın dokunulmazlığı vardı ama Coda onun oyuncağıydı. Öfkesi geçtikten sonra çocuğa, hiçbir izi kalmayana dek büyü yapar, onu tekrar dayağın önceki haline getirirdi. Böylece ne Frank ne de Arya, Coda’nın ne yaşadığını anlamadı.

  Coda karanlık anıların içinden Arya’nın sesiyle çıkmayı başardı.

“Bırak onu, dokunma kardeşime!” diye bağırarak annesini itti. Coda, Sıla’nın dokunuşundan kurtulunca yatağın üstüne düştü. Arya annesinin üstüne atlayıp, onu yere düşürdü ve kızaran gözleriyle annesinin alaycı ifadesine baktı. “Seni öldürürüm, Sıla! Yaparım!”

“Çocuklarını görmeye gelen bir anneyim ben. Annenim!” diye haykırdı Sıla.

“Sen benim hiçbir şeyim değilsin. Sen bizim annemiz değilsin. Defol git!”

 Sıla üstündeki kızını ittirerek ayağa kalktı. “Efsun sizi istiyor.”

“İki gün,” dedi Arya. “İki gün sonra geleceğiz.”

“Efsun, sizi, şimdi, istiyor,” dedi kelimelerin üstüne basa basa.

 Arya ona yaklaştı. Nefesini yüzüne üfleyerek, “İki, gün, sonra, geleceğiz, dedim!” dedi. “Ve bu iki gün seni yakınımızda görmek istemiyoruz.” Elini saçları arasına daldırarak birkaç tel kopardı. Parmaklarını tellerin üstünde gezdirerek tükürdü ve pijamasından bir parça yırtıp saç tellerini içine sardı. “Bunu Efsun’a ver. Yalan söylemediğimi anlayacaktır. Tek isteğim, pençelerini uzak tutman!”

 Kural kuraldır. Sıla bez parçasına sarılı saç tellerini alarak gitti. Onun gittiğine emin olduktan sonra Arya, Coda’ya dönerek, “Hemen hazırlan,” dedi. “İstanbul’a gidiyoruz.”

Bir Cevap Yazın

Önceki yazıyı okuyun:
çanta modelleri
Kullanım Alanlarıyla Çanta Modelleri

Çanta, tarihte ilk olarak Çin’deki Tang Hanedanlığı zamanında icat edilmiş. Başlarda sadece çay saklamak için kullanılan çantalar zamanla evrim geçirerek...

Kapat