KİRAZ KEMİĞİ – BÖLÜM 23

-Arya-

 ( Bir Önceki Bölümden: “Onu öldürdüğün için seni hiçbir zaman affetmeyeceğim!” Ayrıca babasını kendi eliyle ölüme getirdiği için kendisini de affetmeyecekti. “Nefret ediyorum! Sen bu hayatta tanıdığım en iğrenç insansın!”

 Annesi öfkeyle yaklaştı. Tokadı küçük kızın yüzünde patladı. Duvarları delen ses Frank’ın son nefesinde bağırmasına sebep olmuştu. “Arya!” demişti adam, son kelimesi kızının adıydı. ) 

 02 OCAK 2005 / Münih 

Gece Yarısı, Tenha Bir Sokak

  Neo Nazilerin büyüttüğü Dane, gizli toplantıdan çıkmış, derme çatma evine doğru yürüyordu. Son zamanlar da inandığı tabuların sarsıldığı hissine kapılmıştı. Buna neyin neden olduğunu bilmiyordu. Birkaç aydır üniversite de yeşil gözlü bir kızı, istemsizce izlerken buluyordu kendini. Uzun uzun kızın gözlerine dalıp gidiyor, sonrasında katıldığı toplantılara odaklanamıyordu.

 Tam evine varan köşeyi dönecekti ki bir kızın, “Beni ve kardeşimi rahat bırakın!” diye bağırdığını duydu. Kızın tam olarak hangi dil de konuştuğunu o sıra fark etmemişti ama onu anlayabildiğine göre Almanca konuşmuş olmalıydı. Havadaki adımını yere indirmeden geri döndü. Sesin geldiği ara sokağa doğru yürüdü.

 Sokağın sonunda çevresini bir grup haydudun çevirdiği kızı görür görmez hiç düşünmeden aralarına daldı. 

 O gece Dane’nin gördüğü ve yaşadığı şey sonrasında yaşayacaklarının bir parçasıydı ve hiçbiri gerçek değildi. Bir grup keşin, masum bir Alman kızına saldırdığını görmüştü. Sarışın kız ağlıyor ve imdat çığlıkları atıyordu. Keşlerle bir kahraman gibi dövüştü. Hepsi eteğini sıkıştırıp kaçtığında kızın tanıdık yeşil gözleriyle karşılaştı. İşte o ana dek hülyalara dalıp gittiği kızın adını ve ırkını hiç düşünmediğini fark etmişti. Kız utangaç bir tavırla teşekkür etti. Dane’nin kalbi bir kuşun çırpınışını andırırcasına çarpıyordu. Ama o an bile kızın adını sormadı. Onu sokaktan çıkararak evine götürmeyi teklif etti.

“Bu halde eve girersem babamın yüreğine iner,” dedi kız.

“O halde kendini toparlayana kadar misafirim ol.” Teklifini yapar yapmaz utançtan yanakları kızardı. O harabe daire de bu güzelim kızı nasıl ağırlayacaktı? Neyse ki kız başını iki yana sallayarak reddetti.

“Sanırım aynı okuldayız,” diyerek gülümsedi kız. O zaman Dane onun yanaklarında oluşan çukurlara kapılıp gitti. “Ben Arya Arıkoğlu,” elini uzattı.

 Dane hiç böylesine çakılmamıştı. “Türk müsün?” diye kaçırıverdi ağzından.

 Arya yavaşça başını salladı. Dane elini sıkmayınca geri çekerek, “Sen de okuldaki Neo Nazilerdensin galiba,” diye mırıldandı. “Türk olduğumu bilseydin muhtemelen hayatımı kurtarmazdın. Yine de teşekkürler,” dedikten sonra Dane’nin yanından geçerek yürüdü.

 Dane hayatında ilk kez aşık olduğunu sanmıştı ve şimdi aşkı, sırf başka ırktan diye başlamadan bitmişti.

 Arya’nın arkasından koşmadı. Öylece durduğu yerde kalakaldı.

 O gece aslında olan, Dane’nin gördüğünden çok farklıydı. Arya’nın etrafını çevirenler bir grup keş falan değildi. Annesi Sıla ve yandaşlarıydı. Arya onlara böyle diyordu. Sıla, Ceramilia da Efsun’dan sonraki güçtü. Bu yüzden sadece Sıla’ya hizmet eden cadılar bulunuyordu. O gece de Arya’yı sokağın sonunda sıkıştıran keş grubu Sıla ve hizmetkarı olan cadılarıydı. Eğer bir cadı kayanın dışında bir hayat kurmadıysa ve bir görev için Ceramilia’dan çıktıysa, dış dünyada yaşayanlar onların gerçek yüzünü görmezler. Ya yaşlı ve çirkin kadın dilenci ya da genç keş erkek olarak görürdü. Ayrıca cadıların kendi lisanları Sanskritçedir. Kendi aralarında bu lisanı konuşurlar fakat dış dünyada, hangi ülkedelerse onları duyan insanlar o ülkenin lisanını işitirler. Böylece dikkat çekmezler. Dane’nin duyduğu Almanca değil, Sanskritçeydi.

  Frank öldüğünde Sıla ikizlerle Ceramilia’ya döndü. İkizler, özellikle Arya sıkı bir eğitime alındı. İkizler babasının ölümüyle çok sarsılmıştı. Coda yıllarca kekeme kaldı. Arya ondan daha güçlü ve zekiydi. Annesinin zoruyla Ceramilia’ya geldiğinde, sevdiği tek cadının kollarına koştu, anneannesi Aylin’in. Ona hıçkırıkları eşliğinde annesini şikayet etmeye başladı. Sanmıştı ki Aylin, Sıla’yı Frank’ı öldürdüğü için cezalandıracak ve ikizleri koruması altına alacak. Ama böyle olmamıştı. Aylin tatlılıkla torununun sarı saçlarını okşamış ve tıpkı Efsun gibi konuşmuştu: “Annen yanlış bir şey yapmamış tatlım, buraya sizinle güvenli bir şekilde dönebilmesi için babanı öldürmek zorundaydı. Erkekler kötülükle doludur, daima kadınları ve bizleri öldürdüler. Bu yüzden bizler de hayatta kalmak için onları öldürüyoruz.”

 Arya dehşetle anneannesine bakakalmıştı. “Ama babam kötü değildi, o anneme ya da bize bağırmazdı bile.”

 Aylin ona cevap vermek yerine saçlarını öpmüş ve büyüdüğünde her şeyi anlayacağını, annesine hak vereceğini söylemişti. O gün Arya, anneannesinden de nefret etti. Bir daha hiçbir cadıya güvenmedi ve hiçbir zaman onları anlamadı. Annesine babasını öldürdüğü için hak vermedi. Ceramilia’dan üreyecek yaşa gelince çıkacağını biliyordu. O güne dek onların istediği gibi davranmaya ve öğrettikleri her şeyi kabul etmiş gibi yapmaya karar verdi. Tek yapması gereken şey Coda’ya sahip çıkmaktı. Ne olursa olsun dış dünyaya çıkarken yanında ikizini de götürmeliydi. Sonra istedikleri hayatları kurabilirler, özgür olabilirlerdi. İşte Arya ve Coda 2003 yılında tekrardan kayanın öteki tarafına çıkacakları güne dek bu umutla yaşadılar.

 2003 yılında Arya özgürce çıkmaya hak kazandı. Coda’nın Ceramilia da kalıp hizmetkar büyücülerden biri olması istendiyse de Arya her yeri birbirine katıp, “İkizim olmadan asla gitmem!” diye yaygara koparınca, Efsun Coda’nın da gitmesine izin verdi.

“Fakat geri dönemez. O artık dış dünyaya ait kalır. Sense hamile kalıp dönecek, çocuğunu burada doğuracaksın. Tıpkı annen gibi, doğumu yapar kocana döner, birkaç yıl sonra da onu öldürür gelirsin.”

 Arya itaat edermiş gibi yaparak başını salladı. İkisinin de dönmeye niyeti yoktu. Ama o an içlerinden geçenleri belli etmemeleri gerekiyordu.

 Cadılar doğurganlıklarını kaybedene dek dış dünyada üremekle görevliydi. O yüzden evlenip hemen hamile kalmalı ve birkaç yıl sonra kocasını öldürüp dönmeliydi. İlk doğan çocuk yedi yaşına gelmeden Ceramilia da eğitime alınmak zorundaydı. Bu yüzden evlilikleri en fazla 8 yıl sürebilirdi. Bu sekiz yılda istedikleri kadar çocuk doğurma hakları vardı. Cadı ve çocuklar Ceramilia’ya döndükten sonra, anne cadı birkaç ay dinlenmekte özgürdü. Çocuklar annelerinden ayrılır, eğitilir ve üreme çağına dek Ceramilia da kalırdı. Anne cadı, kayanın dışına çıkar yeni bir aile kurardı. Her çıkışta farklı bir ülkeye, farklı bir kimlikle gitmek zorundaydı. Efsun bu kuralı sadece Sıla için esnetmişti. Çünkü Frank’tan bir nesil türemesi gerektiğini küresinde görmüştü.

 Gidecekleri ülkeyi Zehra’nın baktığı fal seçer. Her yaprak bir ülkeyi temsil eder ve masaya sıralanır. (Arya ve Coda Almanya’dan geldikleri için yaprakların arasında Almanya yoktu.) Kayanın dışına çıkacak cadıya kiraz yedirilir, çekirdeği Zehra’nın avcuna bırakılır. Zehra çekirdeği havada sallar, tıpkı bir zar gibi boşluğa bırakır. Çekirdek hangi yaprağa düşerse cadı o ülkeye gider. Arya ve Coda’nın çekirdekleri Mısır’a düştü. İtiraz etmeksizin kabul ettiler. Anneleri o dönem Arjantin de dördüncü kocası ve bilmem kaçıncı çocuğuyla birlikteydi.

 İkizler kayanın öte tarafındaki dış dünyaya çıkmadan önce Mısır hakkında bilgilendirildi. Efsun bir güzel nutuk çektikten sonra törenle dışarı bırakıldılar.

 Dışarıya çıktıklarında ilk hissettikleri yoğun sıcak olmuştu. İlk birkaç hafta gözleneceklerini bildiklerinden, dikkat çekmeyecek davranışlarda bulunarak, uyum sağlamış gibi yaptılar.  Efsun’un gözleri daima dış dünyadaki çelimsiz cadıların üstünde olurdu. İlk çıkanlara ‘çelimsiz’ der ve hepsini oturduğu yerden izlerdi.

 Arya zeki ve kurnaz olduğundan planını çok önceden yapmıştı. Yavaş yavaş izini kaybettirecekti. Önce Coda’yla yaşayacak bir ev buldular. Sonra Efsun’u ikna etmek için koca arayışına çıktı. Hedefi: Bildiği topraklara varmak, babasının doğup büyüdüğü ve gerçek vatanım dediği Almanya’ydı.

 Birkaç hafta sonra koca adayını bulmuştu bile. Avrupa’ya sık sık seyahat eden bir iş adamıydı. Arya’yı görür görmez büyülenmişti. Tabi bunda Arya’nın parmağı yok değildi. Efsun’un ikna olması için bu adamla evlendi.

 Ceramilia’dan çıkmadan önce Zehra onlara, Mısırlı birer ikiz olduklarını söyleyerek Mısır’a ait ad ve kimlik vermişti. Hem yetim hem öksüz olan ikizler Mısır’a uyum sağlamakta zorlanmadı. Arya büyü yapma konusunda son derece yetenekliydi. Öyle ki Efsun, onun beklediği cadı olduğuna emindi. Onun yeteneği diğer cadılardan fazla ve gücü diğerlerinden üstündü. Fakat Efsun’un yerini alması için bir cadı doğurmak zorundaydı. Tüm güçleri sınırsız kullanabilmek için tamamlanması gereken evre: cadı üretmekti. Nasıl ki Efsun’un annesi, yerini kızının alacağını Zehra doğduğunda anlamıştı; Efsun da Sıla’nın onun yerini almayacağını Arya doğduğunda fark etmişti. Arya doğduğu an Sıla’dan daha güçlü olduğunu gözlerindeki kızarıklıkla göstermişti. İşte o an Efsun, Arya’nın Kâhin’in kehanetindeki Kadim Kişi olduğunu anlamıştı. Ama emin olmak için Arya’nın bir cadı doğurmasını bekleyecekti. Bu yüzden Arya’nın, onun için planlanan gelecekten haberi yoktu. Efsun artık hem çok yaşlı hem de yorgun olduğundan bir an evvel yerini devretmenin hayalini kurar olmuştu. Arya kızını doğurduğu an onu tekrar dış dünyaya bırakmayacak ve yerine geçirecekti. Ne de olsa doğum yapabilmek için Ceramilia’ya gelecekti. Plan hazırdı ve bundan Arya hariç tüm cadılar haberdardı. Arya’nın Efsun’un yerini alacak olmasından rahatsız olan tek cadı annesi Sıla’ydı.

 Sıla küçüklüğünden beri Efsun’un yerini almanın hayalini kurmuştu. Kendisinin en güçlü olduğuna inanmış ve bu inanca sıkı sıkıya tutunmuştu. Ta ki Arya kucağına verildiğinde gördüğü o kırmızı gözlere dek… İşte o gün, o da farkına varmış ve daha ilk an kızından nefret etmişti. Onu öldürmek, hiç doğurmamış olmak istemişti. Ama Efsun, Arya’nın etrafına koruma kalkanı gerince.. Sıla’nın nefreti kamçılandı. Frank’ı öldürdüğü gün, Efsun’dan korkmasa ikizleri de zehirler ve tek başına dönerdi. Ama Efsun’dan ödü patladığı için onları öldüremedi. Arya’nın eğitimini görmeye tahammül edemediği için çok geçmeden dış dünyaya tekrardan çıktı. Sanki ikizleri hiç doğurmamışçasına onlardan kaçtı.

 Arya ve Coda yaklaşık bir yıl sonra Türkiye’ye vardıklarında izlerini kaybettirmeyi başarmıştı. Mısırlı kocası ve ikiziyle Antalya da tatile gelmiş ve yaptığı bir kara büyüyle Efsun’un takibini engellemişti. Üçünün içinde olduğu, yirmi kişilik tur arabası kaza yapmış ve etrafı sis bulutu kaplamıştı.

 Toz duman ortalıktan kalktığında yirmi kişiden sadece üç kişi ölü bulunmuştu: Mısırlı karı koca ve kadının ikiz kardeşi. Kaza haberi gazetelerin manşetlerinde yer aldı. Yüzleri tanınmayacak halde olduğundan fotoğrafları yoktu.

 Arya’nın kazada öldüğü haberi hızla Ceramilia’ya ulaştı. Cesetlerin alınması için bir grup cadı Arya’nın peşine düştü. Ama Mısırlı kocanın ailesi üçünü de çoktan defnetmişti ve ne cadılar ne de Efsun mezarın yerini teşhis edemedi.

 İşin aslı böyle değildi elbet. Arya ve Coda, cesetler Mısır’a gitmek üzere kefenlenip tabuta konduktan sonra içlerinden çıkmıştı. Ailenin teslim aldığı tabutların ikisinde Arya ve Coda yerine, ceset şeklinde büyülü kefen vardı.

 Tabutlarından çıkan ikizler izlerinin kaybolduğundan emin olur olmaz önce Türk kimliklerine büründü. Sonra da soluğu babalarının öldüğü yerde aldı: Köln’deki sarı evin mahzeninde.  

 Anılar her şeyden daha çok canlarını yaktı. Birbirlerine sarılıp mahzende hıçkırıklara boğuldular. Orada kalamayacaklarını çok geçmeden anlamışlardı. Kimseye görünmeden çıkıp gittiler. Büründükleri Türk kimlikleriyle, Münih’e varana dek yürüdüler. Her adımda yeni hayatlarını planladılar.

 Türkiye de kendilerine Arıkoğlu soyadını almışlardı. Bunun nedeni Arya’nın tıpa tıp benzediği Feride’nin dillere destan aşkı Tarık’tı. Almanya’ya gelmeden önce İstanbul’a gidip Feride ve Tarık’ın izlerini araladılar. Hiçbir şey bulamadılar. Her ne kadar Martin’in soyundan gelseler de kendilerini Tarık’ın soyundan gelen Türk ikizler olarak hissettiler. Arya babasının koyduğu adına kıyamadığı için Arya Arıkoğlu oldu. Coda ise kendine tamamen yeni bir hayat istiyordu. Bu yüzden: Haldun Arıkoğlu oldu. Hatta İstanbul’a kalmayı istemiş, Arya ikna olmadığı için Almanya’ya kadar gelmişti.

 Münih’e vardıklarında havayı içlerine çekmiş ve ‘evet, buraya yerleşmeliyiz,’ demişlerdi. Kendilerine bir ev ve sonra okul buldular. Herkes onların evde yaşlı, anne-babalarının olduğunu sandı. Ama birbirlerinden başka kimseleri yoktu. Sade ve huzurlu bir hayat inşa ettiler. Ta ki Arya, okulda sürekli kendisine bakan o Alman gence aşık olana dek…

One thought on “KİRAZ KEMİĞİ – BÖLÜM 23

Bir Cevap Yazın

Önceki yazıyı okuyun:
Dekorasyonu Tamamlayan Fonksiyonel TV Üniteleri

Salon ve oturma odalarını zenginleştiren TV ünitesi, televizyonun hayatınızda kapladığı zamanla beraber ev dekorasyonunuzun da ayrılmaz bir parçası... Şık görüntüsü...

Kapat