KİRAZ KEMİĞİ- BÖLÜM 21

-Arya-

 ( Bir Önceki Bölümden: Evinin balkonundan karanlık gökyüzüne baktı ve kurbanı ona gelmeden önce güçlenmesi gerektiğini hatırladı. Kızını almak için her şeyi yapacaktı. Çünkü o bir anneydi.) 

3 Aralık 1990 / Saat 03.36 – Köln

  Köklü kasabanın eski, sarı evinden çığlıklar yükseliyordu. Sesler evin duvarlarını aşıyor ve boş sokakta yankılanarak patlıyordu. Fakat kasabanın sakinleri çıt sesi dahi duymuyordu. Tüm kasaba büyünün etkisiyle mışıl mışıl uyumaktaydı. Yeni gün doğduğunda dahi neler olup bittiğini anlamayacaklardı. Kasabanın yerleşik halkı, kendilerinden sonra gelecek nesillere o geceyi şöyle anlatacaktı:

 “90 yılının üç aralık gecesinde, gökyüzünde hiç bulut yoktu. Bir anda uykum geldi ve uyandığımda köşedeki sarı evde anlamsız şeyler olmuştu. O ev 1930lardan beri Blond ailesine aitti. Savaş sonrası ayakta kalmayı başaran nadir evlerdendi. Albert Blond, Yahudileri toplayan askerlerden biriydi. Savaş sonunda tutuklandı ve asıldı. Üç çocuğunun (hepsi erkekti) en büyüğü Frank, barış yanlısı bir adamdı. Müzisyen oldu ve dünyaya barışı müzikle yaymaya çalıştı. Kardeşlerin en küçüğü babasının izinden gitti. Annesi ve ortanca çocuk savaştan hemen sonra ölmüştü. Kadıncağız olanlara dayanamadı. Büyük oğlanla küçük oğlan birbirlerine küs. Ev büyük olan Frank’e kaldı. Kırk yaşından sonra evlenip, kasabaya döndü. Birbirinden güzel ikizi oldu. Küçük oğlan kim bilir nerelerdedir. Her neyse, konumuz bu değil.

 Üç aralık gecesinde, Frank Blond ve ailesi her zamanki gibi sarı evdeydi. Uykumda, o evden çığlık sesi geliyor gibi işittim ama kendimi bir türlü uyandıramadım. Hayatım boyu öyle ağır bir uyku çekmemiştim. Velhasıl, sabah olduğunda evde kimse yoktu. Her şey yerle bir olmuş, öfkeli bir hırsız tarafından talan edilmiş gibiydi. Ama ev sahipleri dışında evden eksilen bir şey yoktu. Frank’ın karısı Luisa’nın değerli eşyaları bile evdeydi. Sonra polis gelip evi inceledi. Bodrum da savaş döneminden kalma bir mahzen buldular. Kilitliydi, içeri girmek için polis kilidi kırdı. Her yer kan içindeydi. Filmlerdeki korku evlerini aratmayacak cinsten… Mahzen de bolca siyanür bulundu. Ayrıca kanlı bıçak ve elektrikli testere gibi şeyler de vardı. Mahzen bir işkence odasını andırıyordu. Luisa’ya ya da ikizlere dair hiçbir şey bulunamadı. Fakat bir insana ait olabilecek vücut parçaları bulunmuştu. Kesik parmaklar, kırılmış dişler.. böyle küçük şeylerdi. Yapılan araştırma sonucu bulunan tüm parçalar Frank’a ait çıktı. Ama ortada cesedi yoktu.

 O gece ve öncesinde o evde neler olduğunu kimse çözemedi. Şimdi mi? Gördüğün üzere ev harabe durumda. Ne Frank, ne ailesi, ne de küçük oğlan geri dönmedi.”

 Kasaba sakinlerini bir kenara bırakıp, biz evin içine girelim. Frank Blond müzisyendi. Babası asıldıktan ve annesi öldükten sonra müziğini duyurmak için gitmişti. Şehir şehir, ülke ülke gezdi. Kırk yaşını geçtikten sonra Almanya’ya döndü. Annesinin ve kardeşinin öldüğü o eve adım atmak istemedi. Bu yüzden Köln yerine Frankfurt’ta bir otele yerleşti.

  Bir akşam Frankfurt meydanında yürürken görmüştü güzeller güzeli Luisa’yı.

 Genç bir kız banka oturmuş içli içli şarkı söylüyordu. Babası annesini döve döve öldürmüş, o da yaşamak için evden kaçmıştı. Frank ona kol kanat germe arzuyla doldu. Onu kaldığı otele yerleştirdi. Sonrası anlamadığı kadar hızlı gelişti. Henüz yirmilerinde olan Luisa’ya aşık oldu. Kısa süre içinde evlenip, adım atmak istemediği o sarı eve yerleştiler. Çok geçmeden dünyanın en güzel duygusunu yaşadı. Baba oldu. Hem de tek seferde iki kez. Biri kız biri oğlandı. Karısıyla söylediği şarkı sayesinde tanıştıkları ve ortak tutkularının müzik olmasından dolayı çocukların adını müziğin içinden seçtiler. Oğlanın adı, bestenin sonuna konan işaret anlamına gelen Coda; kızınki ise bir opera şarkısı olan Arya’ydı.

 O yıl Coda ve Arya beş yaşındaydı. O gece mahzende birbirlerine sarılmış, olanları ağlayarak izliyorlardı. Evdeki her şey yerle bir olmuş, mahzen kana bulanmıştı. O hafta anneleri, yapması yasak olan bir şey yapmıştı: Kara Büyü.

 Ölmüş dedeleri Albert’i mezarından çıkarmış, mahzene kapatmıştı. O güne dek Frank karısının kim ya da ne olduğunu bilmiyordu. Karşısında ölmüş babasını gördüğünde önce evin boş sandığı mahzenine hayretle bakmış sonra hayal gördüğünü sanarak kahkahalar atmıştı.

 Çocuklar annelerinin ve kendilerinin ne olduğunu biliyordu, Ceramilia’yı ve Efsun’u da. Ama her cadı çocuk gibi onlar da babalarına asla bir şey belli etmemişti.

 Albert evinin, savaş dönemi yapılan sığınağında gözlerini açtığında uzun bir uykudan uyandığını sanmıştı. Ölmeden önceki günleri hafızasında yoktu. Luisa onun asılarak acısız öldüğüne inanıyor, yaptıklarının bedelini ödemediğini düşünüyordu. Albert ona işkence eden bu genç kadını ilk gördüğünde, onu evinden alıp götürdüğü Yahudilerden biri sandı. Ama yanılmıştı. Luisa Yahudi değildi. Toplama kampına hiç gitmemişti. Albert onun öfkesinin sebebini iki gün boyunca anlayamadı. Karşısındaki kızı tanıdığını biliyordu ama bir türlü nereden tanıdığını çıkaramıyordu.

 Üç aralık gecesine kadar Frank evinin mahzeninde babasına işkence yapıldığını bilmeden normal yaşamına devam etti. Luisa herkesten gizli getirmişti onu. Öyle ki Efsun’un bile haberi yoktu. Hayatında ilk kez Efsun’dan gizli bir şey yapmıştı. Arya yıllar sonra annesinin bu yaptığı yasak büyüden Efsun’un haberi olmadığını öğrendiğinde, ilk ve son kez annesiyle gurur duyacaktı. Çünkü annesini Efsun’un kuklası olarak görüyor ve bir köle olduğu için ondan nefret ediyordu. Çocuklarını ne derece seveceğine kadar karışan Efsun, Arya’nın en büyük düşmanıydı. Hele de o gece, üç aralık gecesi olacakları Efsun’un emrettiğini öğrendiğinde… 

 Albert, Luisa’yı nereden tanıdığını, Arya’yı görünce anladı. O vakit aradan geçen yılları düşündü, savaş daha yeni bitmemiş miydi? Luisa’yı tanıdığında Arya kadar bile yoktu. Bir türlü olan biteni anlayamadı.

 Arya dedesinin mahzende olduğunu bilmiyordu. Coda’yla saklambaç oynadıklarında bazen mahzene saklanırdı. Yine saklambaç oynuyordu. Kapıyı usulca açtı ve basamakları sessizce indi. Eli duvardaki ışık düğmesini bulup yaktı. Boş bildiği mahzende bir adam gördüğünde çığlık attı. Etrafta daha önce görmediği tahta eşyalar vardı. Bunlar Orta Çağ ve Nazilerin Yahudiler üstünde kullandığı işkence aletlerinden birkaçıydı. Odanın tam ortasında tahta sandalyeye bağlı bir adam oturuyordu. Yarı çıplak ve kan içindeydi. Başı ölüymüşçesine düşmüştü. Arya’nın çığlığını duyunca başını kaldırdı. İşte o an tanıdığı gerçek Luisa’yı gördü.

“Seni tanıdım, sen Gewandt’ın kızısın,” diye mırıldandı. “Luisa Sıla Gewandt.” İşte şimdi neden işkence gördüğünü anlamıştı. Şuan burada olmasının Yahudilere yaptıklarıyla alakası yoktu. Buraya kapatılmasının sebebi o Türk kadına yaptıklarıydı. Neydi adı? Gewandt’ın karısıydı, “Aylin,” diye sayıkladı. Sonra Gewandt’ın adını düşündü, hatırlayamadı. Hitler Gençliği üyesi Gewandt, onlardan biri olmak için çırpınan, rüşvet anlamında karısını askerlere sunan o aşağılık adam. 3 Aralık 1942 yılında evinde ölü bulunan Gewandt. O günden sonra karısı ve kızı bulunamamıştı. Albert şimdi her şeyi hatırlıyordu.

 Arya’nın sesini duyan Luisa koşarak geldi. Albert ikisine şaşkınca baktı. Kaç yıl geçmişti? Neler oluyordu? Anlayamadı.

“Bu adam kim?” diye sordu Arya. Luisa onu kulağından çekerek çıkardı.

“Bir daha buraya girmeyeceksin, babana da bahsettiğini duymayacağım!”

 Arya mahzenden çıktıktan sonra Albert ağırlaşan ses tonuyla sordu: “Annenin intikamını mı alıyorsun, Küçük Sıla?”

“Sadece annemin değil, evinden zorla alıp götürülen tüm masum insanların da. Asılarak ölmek sana ödül oldu, sen ölümlerin en ağırını hak ediyordun!”

“Ölü müyüm? Hangi yıldayız?”

 Albert daha o vakitler, Aylin ve Sıla’nın yarı Türk olmalarının ardında başka bir şeyin, özel ama adlandıramadığı bir gücün de olduğunu fark ederdi. Ama Aylin öyle sessiz bir kadındı ki kimi zaman varlığını dahi hissettirmezdi.

“1990,” diyerek kahkaha attı. Sıla annesinden çok farklıydı. O hiçbir zaman annesi gibi ezilmemiş, kocası tarafından dayak yememişti. Hiç kimse Sıla’ya kötü bir bakış dahi atamamış, o cüreti gösterememişti. Efsun haricinde birinden emir dahi almamıştı. “Seni biraz bilgilendireyim; savaşı kaybettiniz, tutuklanıp asıldın. Karın ve ortanca çocuğun olanlara katlanamayıp öldü. Büyük oğlunla küçük oğlun birbirine küs. Frank müzisyen oldu ve şu an işte.” Alyans olan sol elini havaya kaldırdı. “Ayrıca benim kocam. Anlayacağın oğlun bir cadıyla evli, benimle.” Yaklaştı ve hiçbir şey olmayan eliyle Albert’in çenesini kesti. “Az önce gördüğün çocuk da torunun Arya’ydı. Buraya seni, hak ettiğin ölümü vermek için getirdim. Kendi evinin eski sığınandasın. Sana yaşattığım acıların yanı sıra seni her gün azar azar zehirliyorum. Neyle biliyor musun?” kırmızı gözlerini adamın korku dolu bakışlarına dikti. “Siyanürle.”

 Üç aralık gecesine dek Albert’i Sıla dışında kimse görmedi. O gece Sıla, ikizleri babalarını alıp mahzene getirmeleri için görevlendirdi. Kendisi de Albert’i öldürmek için öncesinde indi. İkizler babalarının ellerini tutup mahzene getirdiklerinde Albert ikinci kez son nefesini vermek üzereydi.

 Frank ve ikizler içeri girdiği an Sıla parmağını şaklattı ve kapı kapanarak kilitlendi. Neler olduğunu anlayamayan müzisyen ölü babasına bakarak kahkahalara boğulmuştu. Bir şaka, bir illüzyon sanmıştı. 

 Albert önce oğlunun sonra torunlarının gözlerine baktıktan sonra ikinci kez öldü. İşte o an Frank korkunç gerçeğin farkına varmıştı. Nazilerin yaptıklarını ne kadar desteklemese de babasının canlı kanlı karşısında durduğunu ve tekrardan öldüğünü görmek onu sarsmıştı. İkizlerinin elini bırakıp babasına koştu. Arya o gece ilk defa babasının yere çöküp ağladığını görmüştü. O şakalar yapan, yüzü hep gülen babası küçük bir çocuk gibi ağlıyordu. Albert’i bağlı olduğu sandalyeden çekip kollarına aldı. Yüzünü gömdü ve hıçkırmaya devam etti.

 Bu sırada Sıla ikizleri mahzenin köşesine götürerek oturttu. Onlara kalkmamalarını emrederek büyüsü altına aldı. İki çocuğun yaptığı tek hareket birbirlerine sarılmak oldu.

“Baban bunu hak etmişti.”

 Başını hızla kaldırdığı gibi ayaklandı. Karısını ilk defa sertçe tuttu. “Kimsin sen? Onu nasıl geri getirdin?”

“Ben, babanlardan biri olmak için karısını satan aşağılık bir adamın kızıyım. Ve baban da..” cümlesine devam etmesine gerek kalmadı. Elini Frank’ın başına koydu ve kocası savaştan önce ve savaş sırası Aylin’e yapılanları görüverdi. Sıla’nın dolabın içinden her şeyi ağlayarak izlediğine varana dek olan biteni görmüştü. Elini çektiğinde Frank karısının yalnızca masum ve intikam dolu bir çocuktan fazlasını olduğunu anladı.

“Nesin sen?” diye fısıldadı.

 Sıla’nın gözleri kırmızıydı. Frank karısının ne olduğunu anlamaya çalışırken ağlayan çocuklarının sesiyle dikkati dağıldı. Başını iki yana sallayarak Sıla’yı bırakıp çocuklara yöneldi. “Şimdi onları alıp gideceğim,” diye söyleniyordu ki bir adım daha atamadan olduğu yerde durdu.

“Ben bir cadıyım. Sizlerin yıllardır yaktığı o kadınlardan biriyim.”

 Frank önce sakince çocuklarına, “Korkmayın,” dedi. “Buradan gideceğiz.” Sonra karısına dönüp haykırdı. “Ben kimseyi yakmadım!”

“Senin farkın var mı sanıyorsun? En başta cadı olduğumu bilsen sanki yaşamama izin verecektin!”

 Frank ona doğru geldi. Karısını sevdiğini, ona asla zarar vermeyeceğini anlatmaya çalıştı ama karşısındaki kadının aşık olduğu Luisa olmadığını anlamıştı. Ondan sonra her şey çok hızlı oluverdi. Önce birbirlerine bağırmaya, sonra da itişip kakışmaya başladılar. Frank’ın tek amacı çocuklarını alıp gitmekti. Ama olmadı.

 İkizler öyle çok ağlıyordu ki Frank’ın şiddetini kontrol altında tutmasını sağlıyordu. Gerçi istediği kadar şiddet göstersin, Sıla’nın büyülerinin yanında su dökemezdi. Çocuklarının korkuyla ağlaması Frank’a daha çok acı veriyordu.

“Lütfen anne,” diyordu Arya. “Babamı öldürme, ne olur!”

 Coda hiçbir şey söyleyemiyor, sadece çığlıklar atarak ağlıyordu.

 Anneleri çocuklarına bakmadı. “Baban gibi acıyla ölmeyi hak ediyorsun ama fazla vaktim yok.”

 Kocasını Albert’in öldüğü sandalyeye itti. Frank tüm gücüyle geri kalktı ve Coda’nın dilinin tutulmasına sebep olan şeyi yaptı. Sıla’yı gafil avlayarak kolunu boynuna sardı.

“Ölerek çocuklarımı sana bırakamam,” karısını nefessiz bırakmak için boğazını sıktı.

 Fakat Sıla öyle bir yumruk attı ki, Frank’ın ağzındaki dişler zeminde ses çıkararak döküldü. Tekrar böyle bir şeye kalkışmasın diye çocuklarına yaptığı gibi büyüyle oturttu. Ama bir şekilde Frank’a büyü işlemiyordu. Nedenini anlayamadı. O da ellerini kullanamasın diye kocasının parmaklarını kesti.

 Tüm bu gördükleri Coda’nın bütün yaşamını etkisi altına alacaktı. Yıllarca kekeleyerek konuşacak, bir daha annesini ya da hiçbir kadını sevemeyecekti.

 Frank acıdan bağırmak istiyor ama zaten korkmuş olan çocuklarını daha fazla ürkütmemek için dilini ısırıyordu.

 Arya ise annesine çok yalvarırsa duracağına inanmışçasına susmaksızın, “Yapma anne,” diye inliyordu.

 Sıla kocasını sandalyeye bağladı. Daha önceden hazırladığı siyanür kaplı maskeyi zorla Frank’ın yüzüne geçirdi. Maske tüm yüzünü kapatıyordu, sadece gözlerinde delikler vardı. Bu da hem Sıla’nın kocasını hem de Frank’ın ikizleri görmesini sağlıyordu.

 Maskenin içi siyanürle kaplıydı. Siyanürün solunum yoluyla zehirlemesi en tehlikeli olanıdır, çünkü bronşiyal mukoza ve alveollerden toksik dozda emilim çok hızlı olur. Sıla’nın da zamanı pek kalmamıştı. Frank’ın ölmesi, cesetlerin ortadan kalkması ve insanlar büyülü uykularından uyanmadan ikizlerle birlikte Ceramilia’ya dönmesi gerekiyordu.

 Frank’ın önce kalp atışı vücudunu parçalarcasına hızlandı. Ardında yavaşça soluğu kesildi. Ama son anında bile çocuklarını korkutmamak için bağırmadı. Onlara sevgiyle bakmayı sürdürdü.

 Arya babasının son bakışlarındaki sevgiyi gözlerini her kapattığında hatırlamaya devam edecekti.

 Küçük kızın gözyaşlarına sümükleri karıştı. “Senden nefret ediyorum!” diye haykırıyordu annesine. “Onu öldürdüğün için seni hiçbir zaman affetmeyeceğim!” Ayrıca babasını kendi eliyle ölüme getirdiği için kendisini de affetmeyecekti. “Nefret ediyorum! Sen bu hayatta tanıdığım en iğrenç insansın!”

 Annesi öfkeyle yaklaştı. Tokadı küçük kızın yüzünde patladı. Duvarları delen ses Frank’ın son nefesinde bağırmasına sebep olmuştu. “Arya!” demişti adam, son kelimesi kızının adıydı.    

Bir Cevap Yazın

Önceki yazıyı okuyun:
KİRAZ KEMİĞİ – BÖLÜM 20

"Hikayeleri yarım kalmış tüm KADINLARIN Anısına." - Feride-   (Bir Önceki Bölümden:  Hamile kalmadan önce kurtulmalıydı buradan. Bebeğini bu canilerin...

Kapat