KİRAZ KEMİĞİ – BÖLÜM 18

– Feride-

  (Bir Önceki Bölümden:  Asker yere tükürdükten sonra Feride’yi kolundan tutup arabaya doğru sürükledi. Onu bir paçavraymış gibi arabanın arkasına fırlatıp yanına oturdu. Araba gürültüyle çalışarak Feride’yi esirlikten bambaşka bir hayata doğru yola çıkardı. )

  Başını kaldırıp saat kulesine baktı. Vardıkları yerlere gece yarısından sonra ulaşmaları tesadüf müydü? Gözlerini kapatıp havayı içine çekti. Nerede olduğunu hissetti. Londra’ya varmıştı. Haftalar, belki de aylar sürmüştü.

 Uzun gemi yolcuğunun ardından yaptıkları araba yolcuğu onları trene götürmüş ve haftalar sürdüğüne inandığı tren yolculuğu başlamıştı. Onu kaçıran askerin adı Martin’di. Aynı kompartımanda oturmuşlar ve gözlerini bir an dahi Feride’den ayırmamıştı. Ayrıca trene binerken onlara iki adam daha eşlik etmişti. İkisi de takım elbiseli, resmi oldukları belli, soğuk tiplerdi.

 Tren nihayetinde durduğunda zaman kavramını yitirmişti. Göğüsleri de artık alışmış, sütü çekilmişti. Demek bir hayli vakit olmuştu. 

 Kendini bir suçlu gibi hissediyordu. Zira onu hapishaneye benzeyen bir binaya getirmişlerdi. Kaç güvenlik kapısından geçtiğini sayamamıştı bile. Zaten en sonunda da onu hücreye benzer bir odaya kapattılar. Odasına bir kadın geldi, üstündeki paçavraları çıkarmasını söyleyerek; krem renk, cepsiz bir tulum fırlattı. Feride’nin üstünden çıkardıklarını da ondan alarak gitti.  

 Gece nihayet yalnız kaldığında yatağa uzanarak elini duvara koydu. Gözlerini kapatarak dinledi. Burası, ‘Araştırma Merkezi’ denen korkunç bir yerdi. Bilim adı altında deneylerin yapıldığı, bilim adamı denen işkencecilerin olduğu dev bir hapishaneden ibaretti. Feride o an, kendisinin bir kobay faresi olduğunu anlamıştı. Onu buradaki herkes inceleyecek, ona işkence yapacak, belki de vücudunu açarak tek tek organlarını sökeceklerdi. Bundan böyle o, buradaki bilimci adı altındaki işkencecilerin deneğiydi. Bir şey yapmazsa tüm cadılar ifşa olabilirdi. Kendini öldürmesi işe yaramazdı, çünkü cesedi bile ifşa olmaları için yeterli olurdu. Ancak ve ancak yanarsa, incelenecek bir şey kalmazdı. Kim olduğu dünyaya duyulup yayılmadan önce buradan kurtulmak zorundaydı.

 Ertesi gün onu kurul dedikleri bir grup adamın ve kadının önüne çıkardılar. Önce ona nazik yaklaşıp ne olduğunu sordular. Feride bir anne olduğunu söyleyerek sütü kesilen şiş göğüslerini gösterdi. “Başka da bir şey değilim,” dedi. Sonra biraz kabalaşarak onu büyü yapmaya zorladılar. “Büyü mü? Ben bilmem öyle şeyler,” diyerek aptal taklidi yaptı. Ve onlarla Türkçe konuşmaya dikkat etti. İngilizce bilmeyen saf rolü takındı. Söyledikleri her şeyi anlamasına rağmen anlamıyormuş gibi yaptı.

 Kurul saatler sonra onu tekrar odasına yolladı.

 Gecenin bir yarısı, kurulda gördüğü iki adam ve gardiyan kılıklı birkaç adam tarafından zor kullanılarak odasından alındı.

 Götürdükleri yerin kapısını görür görmez orasının inceleme odası olduğunu anlamıştı.

 Onu demir bir yatağa bağladılar. Tüm kıyafetlerini çıkarıp bir robotmuş gibi incelemeye başladılar. Feride’nin çığlıkları kalın duvarların dışına çıkmıyordu. İçini açmaktan bahsediyorlardı. “Daha erken,” dedi içlerinden biri. Feride’nin onları anlamadığını sanıyorlardı. “Önce büyüleri nasıl yaptığını öğrenmeliyiz. Sonra da hamile kalmalı, o süreci ve bebeğin nasıl doğacağını görmemiz gerekiyor.” Çığlık atmayı bu sözle kesmişti. Tekrar anne olacak ve tekrar bebeğini kaybedecekti. İkizleri ve büyük oğlu annesi yüzünden ölmüş, bebeği ise kilometrelerce uzakta kalmıştı. Yüreği bir evlat acısına daha dayanamazdı. Üstelik bu sefer bebek, doğuştan kobay olacaktı. “Bebek de onun gibi doğarsa, anneye ihtiyacımız kalmaz. İşte o zaman içini açabiliriz.” Hamile kalmadan önce kurtulmalıydı buradan. Bebeğini bu canilerin eline doğurup ölemezdi.

 Onu sürükleyerek odasına geri götürürlerken kılı dahi kımıldamıyordu. Acıdan ya da az önce ona yapılanlardan dolayı değil. Korkudan…

– Efsun ve Kâhin –

  ( Bir Önceki Bölümden: Efsun’un ellerini yakalayıp avuçlarına baktı. “Sen büyücü katilisin.”

 Ellerini sertçe çekti ama Kâhin’in kemikli ve yanık elinden kurtaramadı. “Benden kızını bulmana yardım etmemi istiyorsan, önce katlettiğin her büyücü için bedel ödemek zorundasın.” Sarı dişlerini göstererek sırıttı. “Ama sen kızı uğruna acı çekebilecek kadar güçlü bir anne değilsin.”

İki kadın birbirine düşmanca bakarken, kilometrelerce ötede Feride ölmek için yalvarıyordu. )

  Kasım simyaya merak salıp büyü yapmaya başlayınca, Anadolu da istenmemişti. Onun büyülerinin uğursuzluk getirdiğini söyleyen konu komşu Kasım’ı sürgün etmeye zorladı. Karısı onunla gelmeyi tek şartla kabul edeceğini söyledi: “Şu uğursuz şeyleri bırakırsan.”

 Böylece Kasım başını öne eğdi, karısını ve beş çocuğunu bırakarak Selanik’e doğru yola koyuldu.

 Kasım’ın simyaya ilk merak salışı, Anadolu’ya ün salan şifacı bir kadınla başlamıştı. O vakitler bekar ve saftı. Şifacı bir gece, önce kapısını sonra kalbini çaldı. Kadının simsiyah uzun saçları, kırmızı gözleri aklını başından almıştı.

 Evlilik dışı birlikte yaşadıkları için halk tarafından dışlanmış, ailesi tarafından reddedilmişti.

 Birliktelikleri çok sürmedi. Birkaç ay sonra kadın geldiği gibi gitmişti: Sessiz sedasız, ardında küçük bir not bırakarak. Notta gerçekte bir şifacı olmadığı, bir cadı olduğu yazılıydı. “Bizler aşık olamayız, Kasım. Ama ben sana aşık olarak bu kuralı hiçe saydım, daha fazla kural çiğnemeden gitmek zorundayım. Üstelik geldiğim yerde kızlarım var. Buraya senin gibi bir büyücüden gebe kalmaya gelmiştim. Sen bir büyücüsün, Kasım. Kendini keşfet. Karnımda senin kızın var. Fakat onunla, o genç bir kadın olduğunda, Selanik de tanışacaksın. Lütfen beni affet.”

 Şifacının nereden geldiğini bilmiyordu. Görünüşe bakılırsa, aslında onu hiç tanımamıştı bile! Öfkeden deliye döndü. Her yeri kırıp döktü.

 Nihayetinde ailesinin kapısına gitti. Anası kendisini, ancak ve ancak kendi bulduğu, helal süt emmiş bir kızla evlenirse affedeceğini söyleyince kabul etti. Kısa zamanda evlendi. Dokuz ay sonra ilk oğlu doğdu.

 Babası ikinci, anası dördüncü torununun doğumundan sonra öldüğünde; Muharrem’in babası olan kardeşi Anadolu’yu terk etmişti.

 Onu yeniden simyaya iten şey, şifacının karnındaki kızına duyduğu meraktı. Üstelik karısını hiçbir zaman, şifacıyı sevdiği gibi sevememişti. Böylece kendini ve kızını bulmak adına simyaya merak salarak büyücü oldu.

 Karısından üç oğlan, iki kız çocuğu olmuştu ama hiçbirini görmediği kızı kadar sevmedi. Bu yüzden Anadolu’dan Selanik’e göçerken düşündüğü tek şey, kızının ona geleceği zamandı.

 Kardeşi, ailesini büyü işleri için bıraktığını duyunca onunla tüm irtibatını kopardı. O da kardeşine Selanik’e, onun yakınına geldiğini haber etmedi.

 Yıllar sonra karşısına yüzünü hiç görmediği yeğeninin karısı çıktığında, onu annesine benzeyen saçı ve gözünden tanımıştı. O yeğeninin karısı olabilirdi ama aynı zamanda kendi kızıydı. Evet, Kasım Efsun’un babasıydı. Ama bu gerçeği ona ne annesi ne de babası söylemişti. Ona Kasım’ın kızı olduğunu söyleyen kişi, Kasım’ın terk ettiği çocuklarından ortancanın soyundan gelen Kâhin’di.       

“Babam delinin tekiydi. Nenem onun Kasım’a benzediğini söylerdi. ‘Kafayı simyayla bozmuş bir kaçık,’ derlerdi Kasım için. Aynı şeyi babam için de söylemişlerdi. Bilmedikleri bir şey vardı: Babam, Kasım’dan daha güçlüydü. Bana bildiğim her şeyi o öğretti. İnsanları ve nesneleri okumayı bilirdi. Bu yüzden de herkes ondan korkardı. Annem, babama benziyorum diye bizi bırakıp gitmişti. Babamla Kasım’ın ailesini terk edip yerleştiği o ormana gittik. Bana insanlara dokunmadan, yaşayışlarının okunabileceğini gösterdi. ‘Toprak bir kitaptır,’ derdi. ‘Onu okumayı öğrenirsen her şeyin üstesinden gelirsin.’ Önce toprağı, sonra insanları okumayı öğrendim. O orman… Senin Kasım’ı bulup, yaşadığın masal şehrini yaptığın orman; bana her şeyi fısıldadı. Ellerimi toprağa koydum ve yüzyıllar öncesine varana dek, senle Kasım’ı bulana dek anıları sardım.”

 Kâhin’in gözleri kapalı, başı duvara yaslıydı. Bir anda gözlerini açarak Efsun’un kolunu yakaladı. “Ben, sandığından daha güçlü ve tehlikeliyim Efsun.”

 Bunun, Kâhin’i gördüğü an farkına varmıştı. Az önce diline yaptığı şeyin, şimdi ne olduğunu anlayabiliyordu. Kâhin onu okumuştu.

 Neden bilinmez o an, “Adın ne?” diye sordu Efsun.

 Kâhin kolunu bırakarak arkasına yaslandı. “Piran.” İç çekti. “Ulu erenler, ermişler demek,” diyerek kahkaha attı.

“Biz şimdi akraba mıyız?”

“Bu durum hoşuma gitmese de, öyleyiz.”

“Neden annem ya da Kasım gerçeği bana söylemedi?”

“Bunu onlara sorman lazım.” Efsun’a, bir aptalmış gibi bakarak sırıttı. “Ama ikisi de ölü, değil mi? Soramazsın.”

“Toprağı nasıl okuyabiliyorsun?”

“Bunu sana söyleyebilirim, ne de olsa yapamazsın.” Omuzlarını silkerek anlatmaya başladı. “Önce kendini ve soyunu toprağa tanıtmak için elini kesiyor, kestiğin yere tükürüp toprağa bastırıyorsun. Biraz senin evinin girişine benziyor. Sonra öteki elinle bir tutam toprak alıp diline koyuyor ve gözlerini kapatıyorsun. Kesik olan elin toprakta kalıyor. Eğer toprak sana ve soyuna güvendiyse, kafanın içinde tüm anılar sondan başa doğru gösterilmeye başlıyor. İlk zamanlar anıları nasıl yönlendireceğimi bilemiyor ve karmaşıklık yüzünden kusuyordum. Zamanla öğrendim.”

“Yani az önce dilime dokunup, yalamanın sebebi buydu? Beni okudun?”

 Başını salladı.

“Kızımı bulman için, ne yapmam lazım?”

“Bunca yıl sonra baba tarafından bir akrabanı buluyor ve hasret gidermeden işe mi koyulmak istiyorsun?” Efsun’un cevap vermesini beklemeden Rüya’ya uzanarak onu aldı. “Bu bebek, aradığın kızının çocuğu, di mi?”

“Evet. Kızımın adı Feride, onun da Rüya.”

 Piran, Rüya’yı av peşindeki bir köpek gibi koklamaya başladı. Efsun uzanıp torununu almayı istiyor olsa da elini yumruk yaparak bekledi. O gün hayatında ilk kez, bir büyücüden korkmuştu. Ama bunu asla kabul etmeyecekti.

 Hamile bir kadın tarafından koklanan bebek, bir yeri kopuyormuşçasına ağlamaya başlamıştı. Piran biranda koklamayı kesip göğsünü açtı ve Efsun almak için yeltenemeden Rüya’yı memesine bastırdı.

“Ne yapıyorsun! Ver torunumu!”

 Rüya susmuş ve emmeye başlamıştı. Kâhinse gözlerini kapatmış, transa geçmişti.

 Emzirmeyi bırakınca gözlerini açtı. Efsun gözlerinin bir an için yeşilden sarıya döndüğünü görmüştü. Yutkunarak Piran’ın söyleyeceklerini bekledi.

“Gelecek, dünya düzeninin alt üst olduğu yer. Toprak göğe yükselecek, gök toprağa inecek. Kızını gittiği yerde bırakmalısın. O şimdi uzun bir yolcukta ve en son durağı, annenin doğduğu toprak olacak. Orada bir kız dünyaya getirecek. O kızdan gelecek olan soy, alt üst olan dünyayı tekrardan düzene sokacak olan Kadim kişi.” Efsun tam itiraz edecekti ki, “Ayrıca,” diyerek elini havaya kaldırdı. “Kadim kişi, senin de yüzyıllardır gelmesini beklediğin cadının ta kendisi. O kız, hepimizden daha güçlü olacak.”

“Kızımı geri alamazsam, soyu nasıl bana ulaşacak?”

“Kızının kızı seni bulacak. Ama kızını bir daha göremeyeceksin.” Rüya’yı Efsun’a geri vererek, “Şimdi git,” dedi. “Ceramilia denen deliğine dön. Bir daha da sakın benim tarafıma geçip, askerlerimi büyüleme!”

“Sen…” kimsin diye soracaktı ki durakladı. Gözü Piran’ın hamile karnına kayınca başka bir şey sormak istedi. “Bebeğinin babası kim?”

“Bu seni ilgilendirmez.” Ayağa kalkarak kapıyı açtı. “Ormanın sonunda büyük bir kaya var. Sanırım oradan evine gidebilirsin.” Efsun kapıya vardığında kafasında hala bir sürü soru vardı. Ama Kâhin hiçbirini sormasına izin vermeden onu dışarı itti. “Seninle tekrar karşılaşacağız, Efsun. Gelecek senin cehennemin olacak ve ben o ateşin ta kendisi olacağım,” dedikten sonra kapıyı suratına kapattı.

 Efsun arkasını döndüğünde ağaç ev yok olmuştu.   

Bir Cevap Yazın

Önceki yazıyı okuyun:
kiraz kemiği
KİRAZ KEMİĞİ – BÖLÜM 17

-Sibel-  ( Bir Önceki Bölümden: Yarım saat dolmadan, Arya’nın yaptığı tüm planı kabul etmiştik. Anlattığı her şey delice gelse bile...

Kapat