KİRAZ KEMİĞİ – BÖLÜM 15

-Sibel-

 ( Bir Önceki Bölümden: Arkamızı döndüğümüzde odadaki balkon kapısının ve pencerelerin olmadığını; Arya’nın ayakta durarak, kırmızı bir çift gözle, sırıtarak bize baktığını gördük. Dört duvarın içinde, cadı olduğunu söyleyen deli bir kadınla baş başaydık. )

 Alper hızla belindeki silahı çıkarıp Arya’ya doğrulttu. “Burada neler oluyor bilmiyorum ama bizi dışarı çıkarsan iyi edersin.”

“Yoksa ne yaparsın,” parmağıyla silahı işaret etti. “O silahla beni vurur musun?” diyerek kahkaha attı. Sesi duvarlara çarpıp içimizde yankılanmıştı. “Ateş etmeyi denesene, eminim içinde bir mermi bile yoktur.” Elini cebine sokup bir avuç mermi çıkardı, Alper’in gözüne baka baka hepsini yere attı. Fakat biri bile düşmedi. Hepsi farklı hizada havada asılı kalmıştı.

“Nesin sen?” diye sordu Alper.

 Beni göstererek, “O biliyor,” dedi.

 Omuzlarımı silktim ve “Casper,” diye fısıldadım. İçimden Alper’in anlamasını ummuştum ama o kaşlarını çatarak bakmaktan başka bir şey yapmadı. Arya’ya döndüm. “Ne istiyorsun bizden?”

“Ondan kocamı istiyorum, senden de..” bana yaklaştı, tam elini yüzüme doğru getirmişti ki Alper kolunu Arya’yla ikimiz arasına sokarak beni arkasına çekti. “Ne kadar da savunmacı bir erkek! Korkma, küçük gazeteciye bir şey yapmayacağım.” Ellerini havaya kaldırıp salladı. “Tamam, sizlerle kötü olmak istemiyorum. Tek istediğim beni dinlemeniz ve yardım etmeniz. Hepsi bu.” Ellerini ağzına kapatıp eğilerek güldü. “Gerçi istemeseniz de ne dersem yapacaksınız,” tekrar doğrulduğunda yüzünde öyle bir gülümseme vardı ki korkudan altıma edecek kadar ürktüğümü söyleyebilirim. “Size kahvaltı da yedirdiğim ekmekler büyülüydü ve en fazla iki saat sonra ikiniz de benim uşaklarım olacaksınız.”

 Alper’e baktım. Yüzünde iğrenmenin dışında hiçbir ifade yoktu. İçimde ki korku bu iri adama sarılmam ve her şey normale dönene kadar bırakmamam için yalvarıyordu. Korkumla mücadele ederken, daha doğrusu ettiğimi sanırken, elimin Alper’in kolunu sıktığından habersizdim. Ta ki elini elimin üstüne koyana dek. Bana cesaret verircesine elimi sıktı. “Eski bir asker olabilirim ama bu, korumam altındaki birine zarar verebileceğin anlamına gelmez.”

“Anlatamıyorum sanırım, size zarar vermeyeceğim. Yalnızca basit bir büyü yaptım, birazdan etkisini gösterdiğinde hayır demenize rağmen istediğim her şeyi yapacaksınız.”

 Arya haklıydı. İstemesek bile gönülsüzce oturduk ve büyünün büsbütün bizi ele geçirmesini bekledik. Alper birkaç kez mermileri toplamaya çalıştıysa da hiçbirine dokunamadı. Mermilerin etrafında görünmez koruma halkaları varmış, bir cadıdan başkasının halkayı aşması imkansızmış. Yarım saat verdi Arya’ya. Yarım saat sonra eğer saçmaladığı büyü zırvalığı işe yaramazsa duvarı açacak ve biz de gidecektik. Yok, eğer Arya haklıysa zaten gitmek gibi bir seçeneğimiz olmayacaktı.

 Olmadı da.

 Yarım saat dolmadan, Arya’nın yaptığı tüm planı kabul etmiştik. Anlattığı her şey delice gelse bile başımızı sallayıp ona hizmet etmekten kendimizi alı koyamadık.

-Alper-

 Bombalar patlıyor, ayaklarım nereye değse orası havaya uçuyordu. Her defasında kurtuluyorum. Her bomba önce parçalara ayırıyor, bu kez öldüm diyorum ama sonra yeniden bir araya geliyorum. Ardından tekrar bir mayına basıyor ve havaya uçuyorum. Komutanımın ve silah arkadaşlarımın tanınmayacak halde ki parçaları etrafa saçılıyor. Gökyüzünü Türk Ordusu süslüyor. Her yer kana bulanmış, gökyüzü kan, toprak kan.. her yer.

 Gözkapaklarım, beynimin girdiği şoka rağmen açılmayı başarıyor. Üstümde bir karartı, böğrümde bir yumruk var. Kıpırdayamıyor, bağıramıyorum. Kaskatı olmuş, buz gibi bir yatakta, karanlığa bakakalarak yatıyorum. Nefesim kitleniyor, çırpınamıyorum. Nerede olduğumu bile anlayamıyorum. Bunu her gece yaşıyorum. Her gece aynı kabus ve her uyanışta aynı karabasan. Ölene dek lanetlenmiştim. Az uyuyor, az yiyor, az konuşuyor ama çokça deliriyorum.

 Yataktan kalkmayı başardığımda her gece yaptığım gibi pencerenin önünde dikiliyorum. Bu lanet deliğe kapatıldığımdan beri, bir yaşam amacım kalmadı.

 Patlayan karargahtan sağ çıkmayı başaran tek askerdim. Tabi buna yaşamak denirse.

 Benim tek ailem ordumdu. Onları da kaybedince… Bir askerden fazlasıydım. Öyle yetiştirilmiştim. “Gerçekte kim olduğunu kendine dahi söylemeyeceksin,” derdi üstlerim. Ben de öyle yaptım. Söylemedim.

 Anam babam yoktu benim. Bir sürü çocuğun aynı odada uyuduğu bir alayda büyüdüm. Daha küçükten ektiler beni. Bildiğim sadece birkaç şey vardı: Vatan, Bayrak, Millet, Ordu.. Hepsi bu. Alper benim gerçek adım değil, yani anamın bana koyduğu ad değil. Neydi bilmiyorum bile. Üstlerim sen Alper’sin dedi, ben de Alper oldum. Silah verdiler, ateşle dediler, ben de ateşledim. Hiçbir zaman onları sorgulamadım.

  Bir gün askeriyenin doktorlarını getirdiler, bizim çocuk alayına. Tek tek muayene olduk. Yaşlı bir doktor vardı, saçları dökülmüş, gözü yarı kör.. Bu adam nasıl hala doktorluk yapabiliyor diye düşünürdüm. Yapıyordu. Muayene sırası bazılarımıza numara yazan bir kağıt verdi. Benim numaram 15’ti.  

 Muayeneler bitince, numaralarımıza göre bir odaya çağrıldık. Benden önce giren 14 numaranın çıkmasını beklerken korkudan titriyordum. Çocuk içeri girdikten beş dakika sonra çığlık çığlığa her yeri inletmişti. Öyle çok bağırıyor ve ağlıyordu ki içeride neler olduğunu anlayamıyordum. Yaşlı doktorun gözlerinin görmediğini ve 14 numaraya yanlış bir şey yaptığını düşünüyordum. Üstlerimiz, doktorun hatasını sıra bana gelmeden anlasın diye yalvarıp duruyordum.

 Nihayet 14 numaranın sesi kesildikten az sonra benim numaram okundu. Altıma yapıp rezil olmaktan çekinerek içeri girdim. Gözüm hemen 14 numaraya kaydı, yoktu. Oysaki odadan çıkmamıştı, kapının hemen önünde bekliyordum. Odada doktor, hemşire ve üstlerimizden en korktuğumuz vardı. Silinmiş kan lekeleri olan yatağı işaret ederek yatmamı söylediler. Hızla odaya göz attım. Yerde üstüne çarşaf örtülmüş bir cisim vardı. Aynı 14 numara büyüklüğündeydi. Yutkunarak söyleneni yaptım.

 Hemşire başıma dikilip kolumu sıyırdı. Elindeki şırıngayı koluma batırınca, acıyla dudağımı ısırdım. Gözüm sürekli yere kayıp duruyordu. Birazdan ben de 14 numara gibi ölecek ve orada mı yatacaktım?

 Derin ve hızlı soluk alıp veriyordum. Titrediğimin farkında değildim. Doktor, “Titrersen yapamam,” deyince korkuyla Üstümüze baktım.

“Bir şey yok,” dedi soğuk sesini yumuşatmaksızın. Gözüm 14 numaraya kayınca, eğilip başımı elleri arasına aldı. Zaten korkuyordum, hepten aklım uçup gitmişti. Sert bakışları burnumun dibinde olunca daha çok titredim.

 Hemşire pantolonumu belimden yakalayıp çekip çıkardı. Şimdi bir de üşümeye başlamıştım.

“Sağlak mısın solak mı?” diye sordu doktor. Bana sorup sormadığını anlamadığım için sessiz kaldım. Ama burnumun dibindeki Üstüm, “Duymadın mı, cevap versene,” diyerek tükürüğünü yüzüme saçınca, gözlerimi yumarak bana ne yapacaklarını sorma cesaretinde bulundum.

“Bir şey yok, korkma,” dedi hemşire. Demesi kolaydı tabi.

 Solak olduğumu söyledim. Bir yandan içimdeki ses susmamı söylüyordu.

 Sol bacağımda doktorun olduğunu sandığım bir el hissettim. Arka bacağıma, bileğime ve ayağıma buza benzer bir şey sürdü. O kadar soğuktu ki kemiğim bile dondu. Üstüm, başımı bırakıp doğruldu. “Kımıldama,” demişti. O sırada titremediğimi, hatta hiçbir yerimi oynatamadığımı fark ettim.

 Doktorun eline neşter aldığını görünce korkarak hemşireye baktım. Sanki bu odada beni bir tek o kurtarabilecekmiş gibi. Neşter tenime battığında donan kemiklerime bir alev yayıldı. Ama canım yanmamış, tam olarak neremi kestiklerini anlayamamıştım. Doktorun aletlerinin durduğu sehpayı görebiliyordum. Kanıma bulanan neşteri sehpaya koyduğunda, gözlerim yine 14 numaraya kaydı. Yutkundum.

 Doktor sehpanın üstünden minicik bir şey aldı, siyah renkti. Ne olduğunu bilmiyordum. O siyah şeyi kestiği yere batırdı. Tekrar sehpaya döndüğünde elinde o siyah şey yoktu. Ucundan ip sarkan iğneyi alarak yeniden önüne döndü.      

 O siyah şeyin, etimin içine dikilen bir çip olduğunu çok sonra anlayacaktım.

 Kesik yerimi diktikten sonra sargı bezini aldı. Dizimin altından başlayıp, ayağım da dahil olmak üzere komple sardı. Aslında açtıkları kesik parmak büyüklüğünde bile değildi ama bizler tam olarak nereyi kesip, çipi neremize yerleştirdiklerini anlamayalım her yerini sarmışlardı. Üstelik doktor ne kadar yaşlı da olsa işinde profesyoneldi ve dikiş izimizi hiçbir zaman bulamadık. Sanki o gün numara verilen çocukların hiçbiri kesilmemişti.

 14 numara haricinde hiçbir çocuk ölmedi. Ona yapılan iğne etki etmemişti. Tüm yapılan işlemleri duymuş ve kanı sulu olduğu için doktor akan kanını durduramamıştı. Ölümü hızlı ama acılıydı. Hiçbirimiz 14 numaranın adını bilmiyorduk. Birçoğu onun yapılan işlem sırası öldüğünü bile bilmiyordu.

 O günden sonra numaralı olanları ayrı bir odada topladılar. Bize başka eğitimler vermeye başladılar. İlk başlarda kendimize acıyor ve kurban olduğumuzu düşünüyorduk ama sonra özel olduğumuzu anladık. Biz seçilmiştik.

  Tımarhanenin penceresinden karanlık gökyüzüne bakıp, o günleri hatırlayınca özlem duyuyorum. Eğer onlar bana sahip çıkmasa, beni kendilerinden biri yapmış olmasa; kim bilir, belki de sokaktaki serserilerden biri olacaktım.  Bir an önce bu delikten çıkmalı ve bildiğim hayata dönmeliydim. Aksi halde yaşamayı bildiğim başka bir hayat yok, alaya geri dönemezsem ne yaparım?

 Ailem yoktu benim. Aile kurmayı bilemem. Vatan aşkından başka aşk bilmem, bir kadını seven bir adam görmedim; aşık olamam. Babam yoktu, baba olup bir çocuğun başını okşamayı bilemem. Bir aile kuramam ben. Başka bir iş de yapamam. Tek bildiğim: Vatanı korumak. Vatan uğruna savaşmak, susmak; Bayrağı gökten indirmemek. Benim elim bile silahım. Alaya dönemezsem ne yaparım?

Bir Cevap Yazın

Önceki yazıyı okuyun:
Aladdin
ALADDİN

Bazen arama motoruna sadece Will Smith filmleri yazıp aratıyorum. Eğer halen seyretmediğim bir filmine rastlarsam onu tercih ediyorum. Arada yeni...

Kapat