KİRAZ KEMİĞİ – BÖLÜM 14

kiraz kemiği

10 Ocak 1921 / Efsun ve Feride

  ( Bir Önceki Bölümden:  Tam gücünü toparlamıştı, kızını zor kullanarak götürmeye karar vermişti ki Feride hamile kalmıştı. Bu kez bir kız çocuğuydu ve Efsun onun, kendisinden sonra gelecek olan olduğunu sanmıştı. Bir süre daha kızıyla zıt düşmemek için bekledi. Ta ki artık normal hayata katlanamadığı 10 Ocak gecesine dek…  )

 Feride ikizlerini kaybettiğini anladığı ve annesinden kurtulduğu an içeriye koştu. Önce kızını kontrol etti. Bebeği olanlardan habersiz mışıl mışıl uyuyordu. Omuzları bir rahatlama dalgasıyla düştü. Bebeğini uykusunda bırakıp 15 yaşındaki oğlu Hamid’in odasına gitti. İşte o an öyle bir çığlık atmıştı ki adeta tüm dünya sarsılmıştı. 

 Efsun koşarak, yeri yumruklayarak çığlıklar atan kızına vardı. Onu kollarına almadan önce, daha önceden hazırladığı büyüyü avucuna alıp, kömür karası tozları kızının başının üstüne serpti.

 Feride büyünün etkisiyle annesinin kollarına yığılmış ve günler sürecek olan uykusuna dalmıştı. Efsun onu yatağına yatırdıktan sonra temizliğe girişti. Cesetleri yok edecek, sonra kızını ve küçük cadı torununu alıp gidecekti. 

  Hamid’in başı vücudundan ayrılmış, kesilen başı odayı aydınlatan şamdanın üstüne yerleştirilmişti. Yatak ve duvardaki şamdana giden yol kana bulanmış, odada adeta bir harita çizmişti.

  Feride günler sonra uyandığında, evi eskisi gibiydi. Tek fark sessiz oluşuydu. Hamid’in odasında kan, bahçe de kül yoktu. Ne Tarık’ın ne de Hamid’in cesedi vardı.

 Efsun onu güvenli kollarına almış ve her şeyi temizlediğini, Tarık’ın engizisyon için çalıştığını anlatmıştı. Tarık’ın cesedini yaktığını; Hamid’inkini bahçeye, ikizlerin külleriyle birlikte gömdüğünü söylemişti. Feride öylesine bitik hissediyordu ki soru bile soramamıştı. Kızını kucağına almış, kocasının içini huzurla dolduran kokusunu kızından içine çekmişti.

 Her şeyi annesinin yaptığını anlaması günler sürmüştü. Bir gece uykusunda Tarık’ın “ben yapmadım” diyen son sözlerini görmüş, sonrasında da kendini oğlunun odasındaki kan haritasında bulmuştu. Haritaya göre Hamid’in kafasını bedeninden ayıran şey Tarık’ın kılıcı değil, Efsun’un ona yaptığı büyüydü. Oğlunu öldüren annesiydi.

 Uykusundan uyandığında tüm parçaları birleştirdi. Tarık her daim iyi bir eş ve babaydı. Ayrıca Saray’a bağlı bir askerdi. Kim olduğunu öğrense bile ikizlerini yakacak türde bir adam değildi. Bunu ona yaptırsa yaptırsa annesinin korkunç büyüleri yaptırabilirdi.

 Efsun’a hesap sorduğunda inkar etmedi. “Yapmak zorundaydım,” diyerek soğukkanlılığını korudu.

“Sen korkunç birisin!” diye bağırmıştı annesine.

“Ondan nefret etmen gerekiyordu. Aşk bizim için değil, aşık olamazsın, Feride! İnsanlar, özellikle erkekler birer canavar. Onlar daima cadı katili oldu. Bizler katillerimizi sevemeyiz.”

 Annesinden nefret ediyordu.

“Babamı sevdin, onu gerçekten sevdin!”

“O farklıydı.”

 Efsun’un belki de bu dünyada sevdiği tek erkek Muharrem olmuştu. Onu da hiçbir zaman kendinin ne olduğunu unutmadan, hayatı boyu diken üstünde yaşayarak sevmişti. Hiçbir zaman kızı gibi kayıtsız şartsız kocasına bağlanmamış, kör olacak kadar aşık olmamıştı. Güçlü ve hayatta kalabilmek için her cadının acımasız olması gerektiğini öğrenecek kadar kayıp vermişti.

“Tarık da farklıydı, anne!” ellerini yüzüne kapatıp hıçkırıklara boğuldu.

“Seni ağlatan her erkek aynıdır. Şimdi hemen ayaklan, gidiyoruz!”

 Ayaklandı. Ama annesine karşı gelmek için. “Hiçbir yere gelmiyorum. Sen nereye istersen gidebilirsin.”

 Böylece aralarında ikisinin de kazanamadığı bir savaş başladı. Feride ona oğullarından ne istediğini sorduğunda, Efsun tiksindiğini saklamaksızın, “Onlar erkekti,” dedi. Erkek çocuklarının cadı neslinde hiçbir değeri yoktur. Tıpkı insanlığın kız çocuklarına değer vermediği gibi. Ve her cadı Ceramilia’ya dönmeden önce kocasını öldürmek zorundadır. Tıpkı insanoğlundaki erkeklerin kadınları katlettiği gibi. Ceramilia’ya ilk giren her cadı oğlunu kurban etmek zorundadır. Tıpkı insanlığın, suçu sadece kız doğmak diye öldürdüğü bebekleri gibi. Belki dünyanın her yerinde kızlar ve kadınlar hak ettiği değeri görse, Ceramilia ve Efsun da oğlanlara hak ettiği hayatı verebilir. Kim bilir?

 Efsun, “Yapmak zorundaydım. Bir gün beni anlayacaksın, mecburdum!” diye bağırırken Feride arkasına bakmadan kaçıyordu ve saatler sonra İngiliz askerleri tarafından esir alınacaktı.

– Aylin ve Efsun –

  ( Bir Önceki Bölümden: “Annen Feride, 1921 yılında İstanbul’dan nereye gitti ve senin baban kim?” Efsun’un sorusuyla kiraz çekirdeğinden beyaz bir ışık süzüldü. Aylin önce Efsun’a sonra ışık topuna benzeyen çekirdeğe baktı. Annesinin genç hali ışığın içinden ona gülümsüyordu. Boğazı düğümlendi, konuşamayacak sandı. Derin bir nefes alarak, sırtını dikleştirdi. Parmaklarını çekirdekten çekmesi gerektiğini anlayarak uzaklaştırdı. “Annem,” diye başladı nihayetinde. “Ona yalan söylediğini anladığı için çok öfkelenmiş ve sana acı çektirmek için evden kaçmış.” )

   Çekirdeğin üstünde beliren Feride koşmaya başladı. Düştü ve sonrasında İngiliz Askerleri tarafından esir alındı. Aylin parmağıyla, Feride’yi dürten askeri gösterdi. “O benim babam.”

 Feride’yi yönettikleri bir karakola götürdüler. Orada onu, sokağa çıkma yasağı sırasında sokakta ne aradığına dair sorguya çektiler. Çekirdeğin üstünde beliren sorgu sahnesi sırasında, Sıla gözlerini ovuşturarak yanlarına gelmişti. Efsun onun küçük bedenini görür görmez elini çekirdeğin üstüne kapatarak görüntünün kaybolmasını sağladı.

 Sıla elini saçlarına götürüp, kafasının içinde pire varmışçasına kaşıdı. “O kadar pis kokuyorum ki uyuyamıyorum.”

 Efsun yüzüne kocaman bir gülümseme yerleştirerek kollarına torununun kızına açtı. Sıla başta çekinse de nihayet çıplak ayaklarının yerde şapırtı çıkarmasına engel olamayarak büyük annesinin kucağına çıktı.

“O kadar da kötü kokmuyorsun,” dedi genç ve güzel büyük anne.

 Aylin o sırada hem kendi hem de kızının pisliğinden öyle utanmıştı ki başını eğmiş, kucağındaki ellerine bakıyordu. Efsun onun bu halini anlayınca kucağında Sıla’yla birlikte ayağa kalktı. “Madem öyle düşünüyorsun, ben sizi odanızdaki banyoya götüreyim, dileğiniz gibi yıkanın. Odadaki dolapta bir sürü kıyafet var. Üstünüzdekileri ister atın isterseniz de yıkanacakların arasına koyun. Ama sakın ha kendin yıkamaya kalkma. Burada her iş için ayrı biri var.”

 Tüm çalışanlar büyücü oğlanlardı. Elbette yaptıkları işleri büyüyle yapıyorlardı. Çamaşır mı yıkanacak sorun yoktu. Kıyafet mi yenilenecek, bir büyü hallediyordu. Ama cadılar asla bu tarz büyülerle vakit harcamıyordu.

 Efsun, Aylin ve Sıla’yı banyoda bırakarak odalarından ayrıldı. Kızının İngilizler tarafından esir alındığını görmesi, devamında korkunç bir hayatın içine düştüğünü anlamasına yetmişti. Ama yine de kızına olanların hepsini görmeliydi. Yavaş yavaş, sonuna kadar neler olduğunu izleyecekti.

  Ertesi gün Aylin’in odasına, onları buraya getiren Rüya geldi. Eteğini tutarak referans yaptığında Aylin bir an için karşısında annesini gördüğünü sanmıştı. İşte o an ait olduğu yerin burası olduğunu anladı. Gece öyle yorgun ve bitkindi ki Rüya’ya doğru düzgün bakamamıştı. İstediği tek şey yakalanmadan, kızını güvenli bir çatının altına sokmaktı. Şimdi karşısındaki bu narin ve güzel kadın, ona annesini anımsatıyor ve içini ağlama isteğiyle dolduruyordu.

 Yutkundu. “Sen, O’sun değil mi?” diye geveledi. Annesi ona babasından önce başka bir adamla evli olduğunu ve dört çocuğundan sadece küçük bebeği Rüya’nın hayatta kaldığını ama onun da Efsun’la olduğunu anlatmıştı. Gece geldiğinde annesinin, vazgeçmek zorunda kaldığı kızı Rüya’nın, onları ormanda karşılayan Rüya olduğunu anlayamamıştı.

 Rüya’nın gülümsemesi yüzüne yayılırken başını olumlu anlamda salladı. İki kardeş birbirlerine hasretle sarıldı. Sıla yatakta oturmuş hayretle onları seyrediyordu. Rüya annesinden ayrılınca kocaman bir sırıtışla ona döndü. “Gözlerime inanamıyorum, sen ne kadar güzel bir şeymişsin, dün gece anlayamamıştım.” Koşarak yatağa atladı ve Sıla’yı kendine çekip öptü. Küçük kız bu kadar yoğun bir sevgiyle daha önce karşılaşmadığı için Rüya’nın tepkilerine anlam verememişti. Zira annesi bile ona böyle sarılmıyordu. “Ben senin teyzenim, annenin ablasıyım.”

 Kızın gözleri patlarcasına açıldı. Daha düne kadar annesi ve babasından başka kimsesi yoktu. Sonra bir anda babasız kalmış ama ailesi büyümeye başlamıştı. Acaba başka ailesi de var mıydı?

“Olmaz mı, hiç!” dedi Rüya. “Birazdan kapının dışına çıkacağız ve sana her yeri, herkesi göstereceğim; Karşılaşacağın herkes ailenin bir üyesi.”

  Sıla ona yabancı olan, yepyeni bir dünyanın içindeydi. Daha düne kadar babası annesini ve onu öldüresiye döverken, bildiği tek şey şiddetken şimdi bir masalın içine düşmüş gibiydi. Rüya ona, “Burayı Masal Köyü, olarak düşün” demişti. Haklıydı. Küçük kız gördüğü her şeye, kitabın içindeki resimmişçesine hayranlıkla bakıyordu. Her şey sihirliydi. Burası bambaşka bir dünya olmalıydı.

 Teyzesi olduğunu söyleyen Rüya’yı öyle çok sevmişti ki, bir anda içinde suçluluk hissetti. Çünkü içinden “keşke annem o olsaydı,” diye geçirmişti. Annesi nasıl biriyse, Rüya tam tersiydi. Annesi ne kadar sessiz ve içine kapanıksa, teyzesi o kadar şen şakraktı. Rüya’ya en çok sormayı istediği şey, kocasından dayak yiyip yemediği sorusuydu. Bu soruyu düşünürken, şu ana kadar babası gibi biriyle karşılaşmadığını fark etti. Gördüğü kişiler, Sıla’yı görür görmez gülümseyerek onu selamlıyor ve adlarını söylüyordu. Ama Sıla şimdiye kadar yarısının adını unutmuştu bile.

 Gezi turları nehir kenarında oturan Efsun’un yanında sona erdi. Tek başına oturuyor ve sanki onları bekliyordu. Masanın üstünde tabaklar dolusu meyveler vardı. Sıla hiç konuşmayan annesine baktıktan sonra Efsun’un yanındaki sandalyeye oturdu. Annesi, Efsun onun efendisiymiş gibi davranıyordu, oysaki Sıla onu da çok sevmişti.

 Efsun Sıla’ya dallı bir çift kiraz uzattı. Küçük kızın parmağı kiraza dokunduğunda, Efsun’un içi biranda titremeye başladı. Gayriihtiyari gözleri kapandı. Ne o kirazı bırakabildi, ne de Sıla eline alabildi. İkisi de aynı kiraz dalını tutarak öylece kalmıştı.

 Nihayetinde Efsun gözlerini açabildiğinde, ne olduğunu anlamıştı. Ondan daha büyük bir cadı gelmiş ya da gelmek üzereydi.  

One thought on “KİRAZ KEMİĞİ – BÖLÜM 14

Bir Cevap Yazın

Önceki yazıyı okuyun:
burnt movie
Burnt, Çok Pişmiş Film Yorumu

Başarı hikayelerini kim sevmez? Hele ki zirveye yakınken çakılıp, tekrar zirveye tırmanışın hikayesi ise... Çok keyif alarak izlediğim  "Limitless" filminden ve...

Kapat