KİRAZ KEMİĞİ – BÖLÜM 12

10 Ocak 1921 / Efsun ve Feride

  ( Bir Önceki Bölümden:  Nihayetinde 1917 yılında dış dünyaya çıkmayı başardığında, Birinci Dünya Savaşının ortasında kalakaldı. Kendini Osmanlı toprağında değil, Yunan toprağında bulmuştu. (Osmanlı Selanik’i, 8 Kasım 1912 yılında Balkan savaşları sırasında kaybetmişti.) Küreden kızının Osmanlı sarayı çevresinde olduğunu görmüştü, günlerini kaçak yollarla Osmanlıya girmeye çalışarak harcadı.  Haftalar sonra kızını buldu ama üç buçuk yıl sonra onu sonsuza dek kaybetti. )

 Uykusunda burnuna yanık kokusu çalınmıştı. Rüyası bir yangın yeriydi. Ya rüyasını yaşıyor ya da gerçekte duyduğu kokudan ötürü alevleri görüyordu. Huzursuzca yatağında dönerken kolu kocasının bedeni yerine boşluğa düştü. İşte o vakit kulakları da “anne,” diye feryat eden çığlıklarla doldu. Feride gördüğü kabustan sıçrayarak uyandığında kocası yatakta değildi. Doğrularak havayı kokladı. İçine dolan yanık kokusuna oğullarının feryadı eklenince yataktan fırladı. Üstüne başına bakmaksızın önce kocasına sonra annesine seslendi. Evin yandığını düşünerek çocuklarının odasına koşuyordu ki, bahçe kapısının aralık olduğunu ve alevin çıtırtısının oradan geldiğini gördü. Yangına neyin sebep olduğuna bakmaksızın mutfağa koşup su dolu kovayı kaptığı gibi bahçeye fırladı. Fakat suyu alevlere boşaltamadan gördüğü manzarayla kalakalmıştı.

 Dört yaşındaki ikiz oğlanlarının sesleri yüreğini tırmalarken, karşısına 19 yıllık kocası dikiliverdi. Feride’nin beklemediği bir an kovayı elinden kaparak boşluğa döktü. “Tarık,” diye geveledi. “Napıyorsun?”

 Cevap vermeden tokadı kadının yüzüne indirdi. Tarık bir Osmanlı Askeriydi ve attığı tek tokat Feride’yi yere sermişti. Bugüne dek karısına kaşlarını bile çatmayan adam, bugün bir yabancı gibiydi. Feride şaşkınlık içinde kocasının burnundan çıkan öfkeye baktı. O bir anneydi, bu yüzden şaşkınlığı ve kırılan kalbinin acısı uzun sürmedi. Ayaklandı ve alevlerin içindeki çocuklarına koştu.

 İkiz oğlanlar bahçedeki portakal ağacına sıkıca bağlanmış ve alevlerin içinde kalmıştı. Feryatları annelerinin yüreğini paramparça ediyor, küçücük bedenleriyle koca ipin içinden çıkmak için çırpınıyorlardı. Feride tam alevlerin içine dalacaktı ki Tarık onu belinden yakaladığı gibi geri çekti. Ayakları yerden kesilmiş, kocasının kuvvetli kolunda asılı kalmıştı.

“Tarık kendine gel, onlar bizim çocuklarımız! Bırak beni!”

 İstediği kadar çırpınsın ya da bağırsın, nafileydi. Oğlanların sesi kesilene, bedenleri küle dönene kadar hiçbir şey yapamayacaktı. Tarık çocuklarını uykudan kaldırmış, bir şey demeden bahçeye çıkarmış ve ağaca sıkıca bağlamıştı. Oğlanlar başta babalarının oyun oynadığını sanmıştı. Oysaki işin aslı son derece korkunçtu. İkizler, tıpkı Engizisyon mahkemelerinin cadıları yaktığı gibi yanmıştı. 

 Feride dört yıldır üstlerine titrediği bebeklerinin yanışını seyrederken ağlıyor, kocasını tekmeliyor ve kurtulup onlara koşabilmek için çabalıyordu. Kocası ise buzdan bir heykelmişçesine sıkıca onu tutmaktan başka bir şey yapmıyordu.

“Anne.. Çok canım yanıyor, lütfen kurtar beni..” diye ağlıyordu bir saniye sonra doğan. Bir saniye önce doğan ise, “Bunu bize babam yaptı,” diyerek acıya dayanmaya çalışıyordu.

Feride’nin o an aklına hiçbir büyü gelmedi. Kocasının kollarından onu, alevlerin içinden oğullarını kurtaracak tek büyü bile bilmiyordu. O da oğullarının yaptığını yaptı. İçeride yatan annesine bağırmaya başladı. Onu ve çocukları kurtarabilecek tek cadı annesiydi.

“Bunu niye yapıyorsun, Tarık?” sorusuyla ayakları birden yere değdi. Kocası ona buz gibi bir bakış attı.

“Çünkü ne olduğunuzu biliyorum,” diyerek Feride’nin boğazını kavradı, ayakları yeniden yerden kesildi. Tarık öyle iri bir adamdı ki Feride onun yanında çocuk gibi kalırdı. Avuçları arasında karısının boğazı vardı. Güçlü parmakları nefes borusunu sıkarken, Feride’nin son gözyaşları yanaklarına süzüldü. Ayakları istemsizce çırpınıyor, nefesi kocasının elleri arasında soluyordu. Ama onu esas öldüren şey, alevlerin ortasında haykıran oğlanlarıydı. Yüreği ağaca bağlı evlatlarını gördüğü an küle dönmüştü.

 Feride’nin son çırpınışından hemen önce küçük oğlunun sesi kesildi. Gözleri kayarak kapanmaya başlamış, ruhunu teslim edeceğini sanmıştı ki patlayan silahın sesiyle Tarık’ın parmakları gevşedi. Önce Feride, sonra Tarık yere yığıldı.

 Kocasıyla göz göze geldiği o son saniye Tarık’ın bakışları uyumadan önceki haline dönmüş ve aptallaşmışçasına karısına, “Ben,” diye gevelemişti. “Ben yapmadım.” Bu onun son sözüydü. Silah tekrar ateşlendi ve Tarık’ın kafası Feride’nin göğsüne düştü.

 Feride’nin o an düşündüğü tek şey ikizleri olduğundan, kocasının ne demek istediğine kafa yormadı ve iri bedeninin altından çıkarak alevlere koştu. Fakat artık çok geçti. Annesi onu tuttuğu gibi kendine çekti.

“Bırak! Onları kurtarmalıyım!”

“Onlar öldü, Feride.”

 Annesini duymadı. Bahçedeki tek sesin alevlerin çıtırtısı olduğunu da duymadı. İkizler peş peşe ölmüş, bedenleri küle dönmüştü. Annesinin elinden kurtulup yanan ağaca koştu. Efsun önüne geçti. “Ne yaptığını sanıyorsun, yanacaksın!”

“Çekil, çocuklarımı oradan alacağım. Ben bir anneyim!”

“Ben de bir anneyim!” dedi ve aklını kaybeden kızına sıkıca sarıldı.

  Feride Ceramilia’dan 1863 yılında çıkmıştı. Hayali, Osmanlı Sarayının olduğu yerde yaşamaktı. Belki Saray’a girer hanedan da olurdu. Kim bilir? Oraya varana dek yürümeyi seçti. Yorulduğunda yaşlı bir çiftin kapısını çalıyor ve her seferinde başka bir hikaye uydurarak birkaç gün dinleniyordu. Hatta bazen haftalarca bile kalıyordu. Yaşlılarla vakit geçirmek, onlarla ilgilenmek hoşuna gitmişti.

 Bu şekilde bir yıl geçirdi. Bir yılın sonuna geldiğinde, Edirne de yaşlı bir çift ve üç yaşındaki torunlarıyla yaşıyordu. Çiftin kızıyla damadı ölmüş, torunları kundaktayken onlara kalmıştı. Feride kapılarını çaldığında bir gece kalacaktı ama üç ay olmuş, ayrılamamıştı. Yaşlı çift onu ölen kızlarının yerine koymuş ve günden güne bağlanmıştı. Ayrıca Feride küçük Muharrem’i öyle çok sevmişti ki… Belki de babasının adını taşıdığı içindi, ondan ayrılmak istemiyordu.

 Beş ay bittiğinde bir gece uykusundaki yaşlı adam hayata gözlerini yumdu. Yaşlı kadın ve torunu kalakaldı. Feride de gitmekten vazgeçip Muharrem’in annesi, yaşlı kadının kızı oldu.

 Onlarla o kadar mutluydu ki, bir cadı olduğunu bile unutmuştu. Nitekim yaşlı kadın altı yıl sonra ölünce, Feride dokuz yaşındaki Muharrem’le bir başına kalmıştı. Artık onu bırakıp yola devam edemezdi. Zaten yaşlı kadına ölmeden önce bir söz vermişti. Son anına dek Muharrem’in annesi kalacaktı. Oğlan onu öz annesi bildi.

 Onu okuttu, eğitti, yedirdi, giydirdi, büyüttü…

 Ticaret yapmayı seçti Muharrem. Evlenmeden önce zengin olacak ve annesini rahatça yaşatacaktı. Her fırsatta Feride’ye bunun için söz veriyordu.

 Yirmi yaşına geldiğinde ticarete atılmış, bekar ama başarılı bir genç adam olmuştu. İş için bir aylığına Avrupa’ya gidip geldi. Giderken annesine, ona uygun kız bakmaya başlamasını söylemişti.

“Döndüğümde evleneceğim.”

 Feride onun yokluğunda oğluna kız ararken, dönüşünün tüm hayatlarını karartacağından habersizdi.

 Muharrem bir buçuk ay sonra seyahatten döndüğünde çok hastaydı. Gittiği yerlerden birinde, içtiği sudan Kolera kapmış ve başarısız tedavi sonrası ölmeye anasının yanına gelmişti. Feride ilk evlat acısını karnından doğurmadığı, yüreğinden doğurduğu evladıyla yaşamıştı. Muharrem’i bir deri bir kemik gördüğü gün bir kova kaynar su, başından dökülmüş gibi olmuştu. O an aklına cadı olduğu gelmiş, bildiği tüm büyülerle oğlunu iyileştirmeye çalışmıştı.

 Nafile.   

 Oğlan iki hafta acı çektikten sonra anasının elini öpüp hayata veda etmişti.

 Muharrem’i dedesiyle ninesini gömdüğü yere gömdükten sonra yola devam edecek gücü yoktu. Kurulu düzende birkaç yıl daha yaşamaya karar verip yaşlanan bedeninin içinde, kardeşmişçesine görüştüğü komşularıyla kaldı.

 Kendini yeniden yolculuk edecek güçte ve istekte bulduğunda, Muharrem’in ölümünün üstünden dokuz yıl geçmişti. Komşularıyla vedalaşıp, artık çok yaşlı olduğunu ve uzaktaki akrabalarının yanına gittiğini söyleyerek yola koyuldu. Edirne’den uzaklaştığında bir ormana gizlenip kendini yeniden genç yaptı ve Saray’a varana dek durmadı.

 Yıl 1990, Feride Topkapı Sarayına uzaktan hayranlıkla bakıyordu. Öyle dalmıştı ki arkasından sinsice yaklaşan ve kılıcının ucunu ona değdiren adamı duymamıştı. Korkuyla sıçrayıp arkasını döndüğünde hayatında hissetmediği yepyeni bir duyguyla tanıştı.

“Burada ne ararsın, Hatun!” diye kükremişti kılıç tutan asker.

“Ben.. Ben..” diye kekelemiş ve birden yere yığılıvermişti.

 Bayılmamıştı, diyecek bir şeyi yoktu. O da numara yapmaya karar verdi. Asker kılıcını sırtındaki kınına sokup kadını kucakladı. Onun aç ve susuz olduğunu düşünerek Saraydakilerden yardım istedi.

 Feride askerin kollarındayken ara ara gözlerini aralayıp onun sert yüzünü inceliyordu. Gülümsediğinde ne kadar kusursuz görüneceğini hayal ederken kıkırdayacaktı ki kendini tuttu.

 Asker onu Saray’ın şifacı kadınına teslim ettikten sonra kapıda nöbet tuttu. Şifacı, Feride’ye bir anne şefkatiyle yaklaşınca kız birden ağlamaya başladı. Ailesinin bir gece katledildiğini ve haftalardır yolda olduğunu, gâvurlardan kaçtığını anlattı. Feride öyle güzel rol yapabiliyordu ki söylediklerinin yalan olduğundan kimse şüphelenmedi.

  Hanedanlık ona sahip çıktı. İsteği gerçekleşmiş, Osmanlı Saray’ına adım atmıştı. Ama aklı Saray’ın dışındaki askerde kalmıştı. Bir vakit gelecek ve onu yine görecekti.

 İlk yıl Saray’ın mükemmelliği başını döndürdüğünden aşkını yüreğinde tutmayı başardı. Fakat ikinci yıl daha fazla sessiz kalmadı. Askere bir mektup yazdı ve çocuklarla ona yolladı. Adını bile bilmiyordu. Çocuklara dış görünüşünü anlattığında, “He! Tarık Ağabeyi diyon sen!” demişlerdi.

 Tarık.. Feride’nin ilk ve son aşkı.

 Haftalar geçti mektubuna cevap gelmedi. Çocuklarla bir mektup daha yolladı. Sonra bir mektup daha derken bir ayın sonunda Sultanlardan biri onunla konuşmak için yanına çağırdı.

“Biz seni sevdik, Feride. Dileriz ki daima burada yanımızda kal. Fakat sana bir talip çıkmış. Eğer görüşmek istersen bu akşam onu konuk edeceğiz.”

 Sultan’ın bu sözleri onu kalbinden vurmuştu. Nasıl derdi Tarık Askere aşık olduğunu.. Başını eğdi ve adamın kim olduğunu sorma cesaretinde bulundu.

“Ah, babamın çok sevdiği askerlerinden biri, eğer senin de gönlün kayarsa izdivacınızı kendileri yapmak ister.”

 İşte o an ona talip olanın Tarık olduğunu anlamıştı. Böylece başını salladı ve bir yıl içinde evlendiler.

Tarık Feride’yi öyle güzel seviyordu ki bazen kendinin cadı değil de bir peri olduğunu düşünüyordu. O heybetli adamın içinde yumuşacık bir çocuk vardı. Feride’yi sevgisiyle sarıp sarmalamıştı. Evliliklerinin ilk yılında çocukları olmadı. Feride yine anne olmak için yanıp tutuşuyordu, bu kez kendi çocuğunu doğurmak istiyor ama her ay başarısızlıkla hıçkırıklara boğuluyordu. İkinci yıl da çok farklı geçmiyor derken yılın sonunda ilk oğullarına hamile kaldı.

 Adını Hamid koydular ve ikizler ondan dokuz yıl sonra dünyaya geldi. Tam da ikinci çocuktan vazgeçip, olmayacağını kabullendikleri anda iki ufaklıkları daha olmuştu. Hayatı öylesine güzeldi ki artık hiçbir büyü yapmıyor, tamamen normal bir insan gibi yaşıyordu.

 Efsun, Feride’yi bulduğunda ikizler altı aylıktı. Seni götürmeye geldim, diyemedi. “Seni çok özledim,” dedi. “Eğer müsaade edersen bir süre yanında kalmak isterim.”

 İkizlerin bakımı oldukça zordu, bu yüzden Feride annesinin asıl amacını görememişti. Ona kapısını açıp, kocasının yanında annesi olduğunu söylememesini istemişti.

 Ceramilia’nın dışına çıkmak Efsun’u çok yormuştu. Bir süre dinlenmek ona da iyi gelecekti. Zaten kızının Saray’a bu kadar yaklaştığını duyduğunda deliye dönmüş, Feride’ye bağırıp çağırmıştı. “Cadı olduğumuzu öğrendiklerinde, engizisyondan farklı mı davranacaklarını sanıyorsun!”

“Her şey çok değişti, anne. Engizisyon bile ortadan kalktı.”

“Sen öyle san! Onlar su altından iş yürütüyordur. Her devlet yöneticisi bizler gibilerine karşı, bunu aklına sok! Neden yıllarca Saray’dan uzakta hayat sürdük sanıyorsun, ben bilmiyor muydum, Saray’a yaklaşmayı!”

“Hayır, Padişahlar kötü insanlar değil. Hele senin bildiğin hükümdarlardan hiç değil!”

Baktı ki kızı tam bir Osmanlı aşığı, susup bekledi.

 Tam gücünü toparlamıştı, kızını zor kullanarak götürmeye karar vermişti ki Feride hamile kalmıştı. Bu kez bir kız çocuğuydu ve Efsun onun, kendisinden sonra gelecek olan olduğunu sanmıştı. Bir süre daha kızıyla zıt düşmemek için bekledi. Ta ki artık normal hayata katlanamadığı 10 Ocak gecesine dek… 

One thought on “KİRAZ KEMİĞİ – BÖLÜM 12

  1. Bir hafta nasıl geçicek şimdi.Harika bir bölümdü👏🏻👏🏻👏🏻

Bir Cevap Yazın

Önceki yazıyı okuyun:
KİRAZ KEMİĞİ – BÖLÜM 11

-Sibel-  ( Bir Önceki Bölümden: Gördüğüm rüya hakikaten paralel evrendeki benim hayatımsa, üç kulaklı Alper de buradaki asker miydi? Ya...

Kapat