Bölüm 59 : Geçmişten Gelen

Güneş küçük kızın gözlerini kamaştırıyor, rüzgar ipek saçlarını savuruyordu. Kız minik elini kaldırarak gözüne siper etti. Güneş’e alerjisi vardı ve saatler sonra cildi kızarmış olacaktı. Yine de çimenlerin üstünde tavşan gibi zıplıyordu. İki yaşında dünya güzeli bir çocuktu.

Bir anda Güneş yerini kara bulutlara bıraktı. Gökyüzünden tüm dünyaya çığlıklar yayıldı.

Rüzgar döngüyü hızla değiştirdi. Küçük kızı yutarcasına içine çekti, tozu dumana kattı.

Çığlıkların arasında kendi sesimi duyarak oturduğum araba koltuğunda kasıldım. Uyanıktım, gözlerim açıktı. Öngörü halindeydim. Kımıldayamıyor, ağzımı açamıyordum.

Arabanın frenini duydum. Serhan’ın sesi hem yanımda hem de öngörümde duyuldu. Yanımdaki sesi adımı haykırıyor, nafile yere bedenimi sarsıyordu. Öngörümdeki Serhan, “O benim karım, onu kurtarın ne olur..” diye inliyordu.

Rüzgar kükrüyor, Serhan haykırıyordu.

“Lütfen, önce karımı kurtarın, ben iyiyim. O hamile, onu ve kızımı kurtarın ne olur…”

Serhan hiçbir zaman söylememişti ama şimdi görüyor, duyuyordum. Kızımız için çırpınmış, ağlamış, görevlilere yalvarmıştı. O kağıtları imzalarken kendinden nefret etmiş, hastahanenin tuvaletinde başını fayanslara vurmuştu. Yalnızdı, kimse ona destek olmamıştı. Kızının ölümüne imza attığı için kendini affetmemişti.

Rüzgar tozlu hortumunu küçük kızın üstünden çekti. Kız yoktu. Onun durduğu yerde bir kundak vardı. Kaosun ortasında bir bebek belirdi. Ağlaması karanlık gökyüzünü delerek yüreğime ulaştı.


Nefesim kesilerek vücudum serbest kaldı. Serhan’ın korku dolu gözlerine baktım.

“Ne gördün?”

Su şişesini alıp bir yudum içtim.

“Kazadan sadece o kız kurtulmuş. Herkes ölmüş.”

Etrafa baktım. İstanbul’daki tüm yurtlara bakmıştık. Bu sabah garip bir hisle uyanmış ve Karaburun’a doğru yola çıkmıştık.

“Ne kadar kaldı?”

“Karaburun il sınırına girdik. Ama geceyi bir otelde geçirip sabah yurtlara bakmalıyız.”

Başımı salladım. “Bence onu bulduk.”

Ertesi gün, uçağımızın düştüğü yerin en yakınındaki yurda gittik. Müdüre iki yıl önceki uçak kazasından kurtulan, iki yaşındaki kızı aradığımızı söyledik. Müdür önce kuşkuyla bizi süzüp sonra başını salladı ve bize onun nesi olduğumuzu sordu.

Yazar olduğumu söyleyerek kimliğimi çıkardım. “Yıllar önce bir uçak kazası da biz geçirdik ve kazada kızımı kaybettim. Yeni kitabım için uçak kazalarını ve kurtulan bebekleri araştırıyordum. Araştırma sırasında onu gördüm. Kurtuluşu bana ve kitabıma umut oldu. Şimdi de kızını uçak kazasında kaybetmiş bir anne olarak, annesini uçak kazasında kaybetmiş bir kızı evlat edinmek istiyorum.”

Kitap kısmı elbette bir yalandı. Serhan’la bulduğumuz bir kılıftı. Sonuçta adama rüyamda gördüm desem, deli damgası yerdim!

Müdür, söylediklerimden çok etkilenmişti.
Benim ve Serhan’ın kişisel bilgilerini aldıktan sonra tabletini çıkarıp kızın dosyasını açtı.

“Adı Şule. İki yaşına gireli birkaç gün oldu. Maalesef ki, Frankfurt-İstanbul seferini gerçekleştiren o uçağın içindeydi. Kanadın yanması sebebiyle, uçak kıyıya düştü. Parçalanmış ve alev almıştı. Tüm yolcular, kabin ekibi ve pilotlarımız… Hiçbiri kurtulamadı. Arama ekipleri Şule’yi bir toz yığınının içinde bulduğunda ‘anne’ diye ağladığını söylediler. Halbuki henüz birkaç günlüktü. Onu bulan ve anne dediğini söyleyen kişi ne yazık ki olaydan sonra akli dengesini kaybederek intihar etti.
Bakın Eylül Hanım, bu kızı niye evlat edinmek istediğinizi anlıyorum fakat bilmelisiniz ki sıradan bir çocuk değil.
Kimse ona sahip çıkmadığı için buraya getirdiler. Bulunan tek eşyası,” tabletten bir fotoğraf çıkarıp bize doğru döndürdü. “Fotoğrafta gördüğünüz bu kitap.”

Serhan’la birbirimize bakıp gerildik. Bunca şey tesadüf olamazdı.

“Gördüğünüz gibi anonim bir kitap. Kapağına sıradan bir fotoğraf basılmış. Kıza ait olduğunun bilinmesinin sebebi, iç kapağına yapıştırılmış bebeğin kendi fotoğrafı oldu. Fotoğrafın altına ‘adı Şule’ yazılmış. Fakat kimliği ya da ölü ailesi bulunamadı. Bilet satışları incelendi ama Şule bebeğin adına rastlanılmadı.”

“Kitabı görmemiz mümkün mü?”

Başını iki yana salladı. “Kitap kız da, onunla uyuyor, onunla geziyor.. Biri o kitaba dokunacak olsa burayı sarsan bir çığlık atıyor. Zaten henüz konuşmadı, hiçbir şey söylemiyor. Çok nadir ağlıyor ama hiç gülmüyor. Hiçbir akranını yanına yanaştırmıyor. O çocuk bir garip, Eylül Hanım. Bence onu evlat edinmek istemezsiniz.”

“Onu görmek istiyorum.”

Müdürün odasından çıkarak çocukların olduğu odaya girdik. Kapının açılmasıyla birlikte, rüzgar pencereyi açtı. Rüyamdaki esinti birden odaya dolunca küçük kız saçlarını savurarak bize doğru döndü. Rüyamdakinin aynısıydı. Rüzgâr ipek saçlarını savururken, gözlerini kırpıştırarak bana baktı. Heycandan kalbim duracaktı.

Müdür söylene söylene pencereyi kapatmaya çalışıyordu. Küçük kız bakışlarını pencereye döndürdüğünde pencere gürültüyle kapandı. Tuttuğu kitabı bırakmadan ayağa kalktı.

Önce kaşlarını çattı, sonra gülümsedi. Burnumun direği sızlıyordu ama esas hareketlilik karnımdaydı: Kızımın yıllar önce olduğu yerde.

Aptal bir tebessüm kondurdum yüzüme, dizlerimin üstüne çöktüm ve kollarımı açtım.

Küçük kız kitabını tutarak bana doğru koştu. Herkesin bize baktığını biliyordum.

Şule tüm odayı dolduran kelimeyi söyleyerek boynuma atıldığında, gözyaşlarıma izin verdim.

“Anne,” demişti minik kızım ve karnımda hissetmeye devam ettiğim o boşluk hissi buharlaşıp uçmuştu.

O andan itibaren bizi kimse ayıramadı. O benim 10 yıl önce kürtajla alınan minik kızımdı.

Kızımızın cinsiyeti belli olunca, isim konusunda bir süre savaştık. Kaybettiğim Şule’nin anısına bebeğimin adını Şule koymak istiyordum. Serhansa öldürülen bir kızın adını verme fikrine şiddetle karşıydı. Nihayetinde onu ikna ettim. İki isim koymaya karar verdik. Şule ikinci adı olacaktı. Fakat uçak kazası olduğunda henüz ilk adını bulamamıştık.

Almanya da geçirdiğim zorlu günlerin yanı sıra çıkmaya başlayan kitaplarım ve küçük şöhretim insanların hayat hikayemi merak etmesine neden olmuştu. Türkiye’ye dönüş yapacağımız tarih kesinleştiğinde, editörüm, “Hayatını yaz, bir biyografi romanı çıkaralım,” diyerek beni taciz etmeye başladı. “Adı bile hazır, ‘Mavi Kış’, lütfen Eylül, hikayenizi yaz.”

Sonunda dayanamadım ve her şeyi yazdım. Uçağa binmeden birkaç gün önce yazmayı bitirmiş ve yazdıklarımı editörüme göndermeden, kitap halinde çıktısını alarak çantama koymuştum. Dış kapağında ve içinde kendi çektiğim fotoğraflar vardı. Kitabın son paragrafı şuydu:

“Üç kişilik ailemiz bir anda büyüyecek, beş ay sonra genişleyen ailemize minicik bir kız daha katılacaktı. Şimdilik üçümüz birlikte bizi İstanbul’a götürecek uçağa doğru adım attık.”

Müdürün odasında kucağımda uyuyan kızla birlikte otururken bir yandan da ağlıyordum. Şule’nin elindeki kitap Mavi Kış’ın kitap haline getirdiğim tek nüshasıydı. Son paragrafını okunduğumda hıçkırıklara boğulmuş ve hala susmayı başaramamıştım.

Uçağımız düştüğünde eşyalarımızın çoğu kayboldu. İçlerinde Mavi Kış da vardı ve kendime geldiğimde bilgisayardaki kopyasını silerek, editörüme göndermedim.

Tüm bunlar tesadüf olamazdı. O benim kızımdı. Uçağımız düştüğünde rüzgar onu yutmuş ve yıllar sonra başka uçak kazasında kusmuştu.

Müdür, Mavi Kış kitabının hikayesini ve kaybettiğimiz kızımızın adının Şule olduğunu duyduğunda kendince parçaları birleştirdi. Bizim on yıl önce ki değil de iki yıl önce ki kazada olduğumuzu varsaydı. Serhan da onu bozmayarak onayladı.

“Demek mucizevi bir şekilde siz de kurtulmuştunuz. Ama neden ekipler sizi bulamadı ya da haberlere çıkmadınız?”

“Bilemiyoruz,” dedi Serhan. “Uyandığımızda hastanedeydik. Neler olduğuna bir türlü anlam veremedik. Kızımızın öldüğünü söylediler ama onu aramaktan vazgeçmedik.”

Serhan iyi bir yalancı mıydı yoksa muhteşem bir baba mı, bunu size bırakıyorum. Ama müdürü ikna etmişti. Oradan Şule’yle birlikte çıkmıştık.

On yıl önce bizden alınan minik kızımızla eve dönerken ben ağlamaya devam ettim.

Bir Cevap Yazın

Önceki yazıyı okuyun:
punch needle pattern
Punch Nakışı Örnekleri

Yeni bir hobi daha edindim, hepimize hayırlı olsun 🙈 Hepimizin bildiği Punch Nakışı beni de ele geçirdi. İnstagram üzerinden ya...

Kapat