Bölüm 56: “Ortopedik Hayatlar”

“Keşke rüya olsa, gözlerimi açsam ve o uçağa hiç binmemiş olsak.”

Rüya değildi. Her şey yaşanmıştı. Oğlum ufak sıyrıklarla atlatmış; Serhan’ın başına iki, koluna dört dikiş atılmıştı. Ben zaten daha düşüş esnasında bilincimi kaybetmiştim.

Bir süre aynaya bakmadım. Uyandıktan saatler sonra oğlumu bana getirdiklerinde, yüzüme baka baka ağlamıştı. O an kendime benzemediğimi anladım.

Murat sesimi duyup, annesi olduğuma ikna olunca kollarıma gelmiş ve uyuyana kadar hiç kımıldamadan oturmuştu. Eğer ona sahip olmasaydım, bu süreci atlatmakta zorlanırdım. Oğlum bir kez daha hayata beni hızla döndürmüştü.


İki gün sonra hastaneden taburcu oldum. Herkes bir gece de otel de kalmamı istemişti. Tek istediğim İstanbul’a varmak, evimde olmaktı.

Babam arabanın anahtarını Serhan’a verdi. Beni arka koltuğa yatırdılar. Murat’ı en büyük yeğenim aldı. Çocukları getirmemişlerdi, onlar babalarıyla kalmıştı. Bizimkiler iki araba, Serhan’ın ailesi tek araba olmak üzere, hastane önünde üç araba vardı. Annemle babam, ablamın arabasına geçti. Yeğenim de Murat’la birlikte kayınvalidemlerin yanına oturdu.

On saatlik yolculuğumuz da altı kere mola verdik. O yüzden yol yirmi saat kadar sürdü.

“Bunca yolu üç araba mı geldiler?” diye sordum Serhan’a. “Nasıl yaptılar?”

“Kendime geldikten sonra babamı aradım. Dönüşü düşünmesi gerektiğini de söyledim. Bu olayın hemen ardından uçağa binmek istemeyiz diye düşündüm. Küçük ablanı alarak ilk uçakla babam ve ablan geldi. Murat’ı hemen onlar aldı. Onlar ilgilendi. Ablam babamın, büyük ablan kendi arabasıyla, ee babanda şoför koltuğunu kimseye vermediğinden.. Üç araba bir çıktılar yola ama altı saat sonra ilk gelen babanla annen oldu. Anlayacağın baban da bir nevi uçmuş.”

Babam için söz konusu, çocukları ve torunları olduğunda tam bir Rallici olur.
Yıllar önce büyük yeğenim mide kanaması geçirmişti. Ramazanın ortasındaydık. Yeğenimle birlikte Beylikdüzünde bir iftardaydık. Bir anda kan kusmaya başladı. Babamı aradım hemen, o da Fatih’te bir iftardaydı. Yeğenimin durmadan kan kustuğunu söyleyince, “Hazırlanıp inin aşağı,” dedi. Yolu bildiğim için hemen gelemez diye tahmin ediyordum. “En geç 20 dakika sonra ordayım,” dedi.

18 dakika sonra aşağıdan korna çalıyordu.

Arabaya bindiğimizde motor kapalı değildi. “Kemerlerinizi takın,” dedi ve dakikalar içinde Büyükçekmece’deki bir özel hastaneye vardık. O dakikalar arabamızın uçtuğunu görmüştüm.

Hastanenin acil kapısında babam kontağı kapattığında, doktor arkadaşı gelip yeğenimi aldı. O hastaneyi seçmesinin tek nedeni orada çalışan arkadaşıydı. Fatih’ten yola çıktığında onu aramış ve durumu anlatmıştı. Aslında kendisi ortopedi doktoru. Aynı zamanda tüm ailenin doktorudur. Çünkü genetik olarak hepimiz ortapedi hastasıyız.

Tabii o gece yeğenimle çocuk doktoru ilgilendi. Ertesi günün gecesinde eve döndü. Ona mide kanaması geçirten sebep kullandığı ağrı kesiciydi.

Ortopedi doktorumuz, birkaç yıl sonra aynı yeğenimin ameliyatını yaptı. Yanında refakatçi olarak ben kaldım. İki gece…

Taburcu etmek için odaya geldiğinde, yüzüme baktı ve tam olarak şunu söyledi, “Sen de bel fıtığı var. Uzan hemen muayne edeceğim.”

Muayne etti, sonra emara yolladı. Sonuç olarak biri sinir de olmak üzere tam 3 tane fıtığım olduğu çıktı.

Aile de fıtığı olmayan yok. Ayrıca annem de diz kapağı erimesi var. Aynı teşhisi aynı doktor 19 yaşındayken bana da koymuştu.

Sık sık düşüyordum o sene. Bir keresinde annemin önünde düşünce, kendimi saatler sonra doktorun odasında buldum.

“Çok gensin, çok erken,” dedi. “Bunu hemen durdurmazsan, ileriki yaşlarında çok sıkıntı çekersin.”

O günün ardından tam 12 kilo verdim. Tabii yavaş ve yıllara yayarak. Her gün düzenli yürüyüşlerimi yaptım ve birkaç yıl içinde erimeyi durdurduk.

Anlayacağınız sağlık ve spor konusunda bu kadar katı olmam, hamileyken kilo almamak için onca uğraşım boşa değildi.

Sanırım “Ortopedik Hayatlar,” diye bir başlık atsam, başka bir hikaye yazarım. O yüzden en iyisi mi konumuza dönmek.

Rallici babam, uçağın düştüğünü duyar duymaz 10 saatlik yolu 6 saatte gelmişti. Birçok insanın, “Hadi be ordan!” dediğini duyar gibiyim. Ama babamı tanısaydınız, “neden beşinci saatte varamamış ki?” diye sorardınız.

Nihayet İstanbul’a vardığımızda araba, annemlerin kapısında durdu. İtiraz etme hakkı tanımadılar. Kendimi toparlayana kadar annemler de kalacaktık.

Torunları olacağı haberini veremeden, ölüm haberini almışlardı. Serhan’a bebeğin cesedini sorduğumda, “babamlar halletti,” dedi.

Bebeğimin yüzü henüz tam belli olmamıştı. Et parçasından halliceydi. Yine de babam cesedi almış ve anneannemin yanına gömmüştü.

“Küçük kızıma iyi bak, Başrolüm.”

Bir Cevap Yazın

Önceki yazıyı okuyun:
The Art of Racing in The Rain, Yağmurda Yarış Sanatı

“Hiç bir yarış ilk virajda kazanılmamıştır. Ama pek çoğu kaybedilmiştir.” İdealist, işini ciddiye alan, kendi sahasında en iyilerinden olan bir...

Kapat