Bölüm 50 : LABİRENT / Ay Işığı

10 Yıl Önce…

Karanlıktayım, bir ormanın içinde koşuyor ve hızla kararan gökyüzünden kaçıyorum. Daha az evvel ailemle piknik yapıyorduk. Bir anda dünya kararmış ve Güneş bizi terk etmişti. Çıkan fırtına piknik soframızı havaya uçurduktan sonra ailemle beni ayrı uçlara sürüklemişti.

İleride bir kulübe görüyor ve tüm gücümle kapısına varıyorum. İçeriden iki erkek sesi geliyor.

Kulağımı kapıya dayadığım da arkadaşım Yiğit’in sesini tanıyarak kapıya vuruyorum.

Beni duyar duymaz kapıyı açıp şaşkınca içeri alıyor. Yorgun yüzlü esmer adam, “Burada olmamalısın,” diyor. Onu tanımıyorum. Yiğit durumu izah edemeden, kulübenin etrafını siyah arabalar çeviriyor.

Öteki adam telaşla hareket ederken, bize hemen gitmemizi söylüyor. Ama Yiğit onu bırakmak istemeyerek beni arka camdan dışarı çıkarmaya çalışıyor. Anlam veremeden bir içeri bir dışarı bakıyorum. İşte o an, arabalardan birinde amcamı görerek rahatlıyorum.

“Sorun yok,” diyorum Yiğit’e. “Amcam orada, bak.”

Öteki adam (adı Mehmet’miş) bir anda beni sarsarak hangisinin amcam olduğunu soruyor. Ona amcamı gösterdiğimde korkuyla elini saçları arasından geçirip, bizi camdan çıkarmak istiyor.

Yiğit’e bakıyorum, yüzünde dehşet dolu bir ifade var. “Mehmet abi,” diyor sıkıntıyla. “Oğlunu kaçıran onlar mı?”

Mehmet onaylayarak başını salladığında itiraz ediyorum. “Amcam böyle bir şey yapmaz!”

Yiğit pes ederek bana yalvarmaya başlıyor. Gitmemi istiyor. Nereye gideceksem…

Tam o sırada arabalardan inen silahlı adamlar tarafından kurşun yağmuruna tutuluyoruz. Mehmet ikimizi bir tutup masanın altına sokuyor. Arkadaki camı göstererek, “Durdukları an gideceksiniz,” diyor. “Amcana sakın güvenme, o korkunç bir adam.”

Silahların sustuğu o üç saniyelik boşlukta kendimizi dışarı atıyoruz. Yiğit’le birlikte koşmam gerekirken, kendimi ağaçların arasında tek başıma buluyorum.

Bacaklarım yorulana ya da biri kafama vurana dek koşuyorum…


Gözkapaklarımı açtığımda her yerim dayak yemişçesine ağrıyordu. Doğrulmaya çalıştım, yapamadım. Biri adımı fısıldadığında sıçrayarak yana döndüm. Yakın arkadaşım Hazal’ın tanınmayacak haldeki yüzüyle karşılaştığımda bir daha sıçradım. O sırada öteki yanımdan kuzenim Tuğba’nın hırıltılı sesini duydum. Kan içinde ve yarı ölü vaziyetteydi.

Neler olduğunu anlamaya çalışırken, tanıdık bir evde olduğumu fark ettim. O sırada koridordan gelen seslere kulak kabarttım. Kapı aralığından Yiğit’i tutan adamları gördüm.

Amcam, kuzenim Tolga ve tanımadığım onlarca adam; Yiğit’i, Mehmet abiyi ve yine tanımadığım birkaç kişiyi içerideki odaya zorla soktu.

Aklımı kaçıracaktım, neler olduğunu bir türlü anlayamıyordum. En korkuncu da kımıldayamacak kadar ağrım olmasıydı.

Sokak kapısı kapandı ve koridorda son olarak amcamın dört yaşındaki torunu Duru görüldü. Her şeyden habersiz kendi kendine oynuyordu.

Bulabildiğim bir tutamlık güçle ona seslendim. Belki bize yardım edebilirdi. Evden çıkar, babamı bulur ve neler olduğunu öğrenebilirdim.

Duru beni duyduğunda kapı arasından gülümseyerek baktı. Ve saniyesinde yaşanacak korkunç olaydan habersiz kapıyı itti.

Kapının itilmesiyle oluşan ufak çaplı patlama, Duru’nun bedenini parçalara ayırırken çığlığım yüreğimin orta yerine saplandı. Öyle bir sıçradım ki başka bir boyuta geçtim.

Sıçrayarak doğrulduğumda, yanımda ne Hazal, ne Tuğba, ne de Duru’nun parçalara ayrılmış bedeni vardı. Az evvel leş parasıymışçasına atıldığım koltukta yalnızdım.

Burası anneannemin eviydi. Hızla ayağa kalktım, vücudumun ağrısıyla durakladım. Kollarım, bacaklarım ve karnım mosmordu. Yavaşça hareket ederek odadan çıktım. Ev de anneannemin dışında kimse yoktu.

Gördüğüm her şey rüyaysa, neden vücudum da morluklar vardı? Açıklayamıyordum.

Telefonumu elime alıp Fırat’a mesaj attım. Saatler sonra buluştuk. Ona rüyamı anlatıp, kolumdaki morlukları gösterdim.

Uzun uzun düşündük, neler olduğunu bulamadık.

Telefonunu çıkarıp Yiğit’i aradı. İyiydi ve Mehmet diye birinin çocuğu çalınmamıştı. Telefonu kapattığında, “Yaz,” dedi Fırat. “Gördüklerini yaz. Başka bir açıklaması olamaz. Bunu kitap yapmak zorundasın.”

“Devamında neler olacağını bilmiyorum.”

“Bulursun. Kendi alanında bir kitap işte, fantastik gerilim olsun, adını da Labirent koy.”

“Ya vücudumdaki morluklar?”

Omuz silkti. “Sen psikopat bir yazarsın. Sıradan bir hikaye yazarken bile içindeymişçesine kendini kaybediyorsun. Bu sefer biraz farklı, kitabın seni içine kabul etmiş. Hepsi bu.”

“İçimde bir his var, Fırat. Bunu kitap yaparsam çok canım yanacak.”

“Evet. Kitabın rüyana girerek, bunu sana önceden söylemiş zaten. Vücudunda bu yüzden morluklar var. Zorlu bir maceraya hazırsan, ki sen bunun üstesinden gelirsin, hiç durma hemen yazmaya başla.”


Eve gider gitmez gördüğüm her şeyi yazdım.

Hislerim beni yanıltmadı. O kitabı bitirmem iki sene sürdü. Defalarca pes ettim. Hatta bir keresinde yazdığım defteri parçalara ayırıp attım. Ertesi gün parçalar birleşmiş halde odamdaydı.

O kitabı defalarca baştan yazdım.

Bitirmeye yakın, defterim çalındı. Çok geçmeden defter geri döndü. Yazdıklarımı bilgisayara geçirmeye başlamıştım ki, bilgisayarım çöktü, her şey gitti. Dosyam kurtarılamadı. Tekrar yazdım.

Hayat, “pes et” dedikçe hırslandım. Bu süreçte birçok arkadaşımı kaybettim. Kitap beni bambaşka biri yapıyordu. Değişiyordum.

Kitap bittiğinde 18’ime yeni girmiştim. Çıkartmak için yayınevleriyle görüşmeye başladığım dönemde, gizemli bir adam sürekli yoluma taş koydu. Her gün tehdit mesajı alıyor ve kitabı çıkartmamam gerektiği konusunda uyarılıyordum. Tüm süreçte Fırat yanımdaydı.

Tehditlere boyun eğmedim ama bir sürü bedel ödedim. Gizemli adam, tehditlerini bir bir hayata geçirdi. Sonradan bana kafayı takan bir şizofren hastası olduğu ortaya çıkacaktı. Bu gerçek ortaya çıkana kadar tam bir cehennem hayatı yaşadım. Fakat hayatımın o bölümünü anlatmayacağım. Bilmeniz gereken tek şey, kitaplarım uğruna her şeyi yaptığım gerçeği.

Kitabım, LABİRENT/ Ay Işığı adı altında piyasaya çıktığında 18 yaşında tecrübesiz ama hırslı bir ergendim. Labirent seri bir kitaptı. İlk kitap Ay Işığı, ikincisi Son Güneş. Fakat onun için aynı savaşa girmedim. Bugün hala piyasada devam kitabı yok. Kim bilir, belki günün birinde seriyi, yeni ve tecrübeli kalemimle ele alır ve piyasaya tekrardan sunarım.

On altı yaşında fantastik bir seri roman yazan kız, takdir edilmesi gereken yerde, acımasızca eleştirilmiş ve kısa süre içinde önü kesilmişti. Böyle de acımasızdı hayat.

Tüm engellere rağmen pes etmeden yoluma devam ettim ve tanıştığım bir yazar, bana devrim niteliğinde bir eğitim verdi. Kitap çıkarma hırsımı kenara itip, kalemimi eğittim ve bugün kendi hikayemle sizlerleyim.

Bir Cevap Yazın

Önceki yazıyı okuyun:
TV Sehpası ve Orta Sehpa Nasıl Seçilir?

Evinizin salonuna girdiğinizde ilk işiniz belki sadece ses olsun diye televizyonu açmak ve orta sehpaya ayaklarınızı uzatmak mı? Yalnız değilsiniz!...

Kapat