Bölüm 49: Gerçek Dışı İnsanlar

Üç hafta sona erdi. Yine hüzünlü bir vedanın ardından, oğlumla birlikte uçağa bindik. Uçuşumuz geceydi ve Murat’ı tüm gün uyutmamıştım. Uçaktaki yerim cam kenarıydı, henüz iki yan koltuğumda boşken oğlumu uyutmaya çalıştım. Uçuş boyunca oğlum huzursuzluk çıkarır ve yanımızdakileri rahatsız eder diye ödüm kopuyordu. Hele bir de yanıma uyuz tipler oturursa..

Annem uçağa binmeden evvel, yanımdaki koltuğun boş olması için dua ettiğini söyledi. Böylece uyuyan bebeğimi boş koltuğa yatırabilirmişim. Ah, yanım boş olsa dahi oğlumu kucağımdan bırakmayı düşünemezdim sanırım. Ona olan düşkünlüğüm bazen çıldırtıcı bir boyuta ulaşabiliyor. Hele de tanımadığım insanlarla dolu bir uçaktaysam…


Oğlumu uyutmayı başaramadan yanıma uzun boylu bir adam, “İyi akşamlar,” diyerek oturdu.

Biraz hayal kırıklığına uğrayarak gülümsedim. “Size de iyi akşamlar.”

Lütfen, lütfen çocuk seven biri olsun ve huzursuzluk çıkarmasın… Bari çocuklu bir kadın otursaydı, dercesine iç çektim.

Adam yerine yerleştikten sonra uçağın kulaklıklarını kulağına takarak önündeki monitörü açtı. Demek şimdiden bebek sesinden rahatsız olmuştu!

Bebeğime baktım, o da bana sırıtarak baktı. Bir insan böyle güzel gülen bir şeyden niye rahatsız olurdu ki? Saçına bir öpücük kondurup camın dışını gösterdim. Dışarıda gördüğüm her şeyi fısıldayarak ona saydım, o da kendi dilinde tekrarladı. Henüz konuşamıyordu ama yakında anne diyeceğine eminim.

Uçağın kapıları kapandı. Bizim sıradaki üçüncü koltuk boş kaldı. Yanımdaki adam kulaklığını çıkarıp ayağa kalktı. Etrafa bakınıp kimsenin yanımıza gelmediğine emin olunca bana dönerek gülümsedi, “Ben yana geçeyim, siz de ufaklığı benim yerime oturtun,” dedi. Sadece gülümsedim. Çünkü bir kez daha ön yargım, adamın samimi bakışıyla yerle bir olmuştu.

Aramızdaki koltuğu boşalttığında Murat hala kucağımdaydı.

“Lütfen rahat edin,” dedi Adam.

Başımı sallayarak bebek kemeriyle birbirimize bağlı olduğumuzu işaret ettim. “Uçak kalkarken onu kucağımda tutmam gerekiyor.”

Sanki unuttuğu bir şeyi hatırlamışçasına başını sallayarak, “Doğru,” diye geveledi.

Sonrasında kaptan pilotumuz konuştu ve kalkış için hareket ettik.

Uçak yerinden kalkmadan önce birkaç kez sarsıldı. Bu sarsıntı yanımızdaki adamın midesini bulandırmış olmalıydı ki yüzü bembeyaz olmuştu. Gergin bir şekilde doğrulup yavaş yavaş nefes alıp verdi. Onun bu hareketleri Murat’ın bile dikkatini çekmişti. Adam ona baktığımızı fark edince bize dönüp, “İlk uçuşunuz mu?” diye sordu.

“Değil, ama sanırım sizin ilk uçuşunuz?”

Başını iki yana sallayarak, “Galiba ilk uçtuğumda oğlunuz kadar falandım ama bir türlü alışamadım,” dedikten sonra, “Kalkış ve inişler…” duraksayarak nefes aldı. “Beni biraz geriyor.”

Anlayışla başımı salladım. Adamın Türkçesi oldukça kötüydü. Teni ve saçı kızıla çalıyordu. Belki de Türk değildi.

Uçak oldukça hafif bir kalkışla bulutlara doğru süzüldü. Kalkışlar ve inişler Serhan için de pek eğlenceli olmuyor ama ben severim. Kalkışta ve inişte insanın içini gıdıklayan o adrenalin.. Tüm geçmişim bir uçağın kalkış ve inişi gibi değil miydi zaten?

Murat’ta benim gibiydi, sevmişti.

Uçak normal seyrini alınca yanımızdaki adam rahatça koltuğuna yerleşti. Ben de oğlumu uyutmaya çalışma işine dönüp, bir kitap açtım. Sessizce ona okudum.

Bir süre sonra bebeğimin eli kucağıma düştü. Uykuya dalmıştı. Yavaşça kitabı kapatıp kenara koydum. O sırada geçmekte olan Hostu durdurup bebeğim için bir yastık ve kendim için de bir su istedim.

Yastık geldi ama suyum gelmedi. Susuzluktan ölebilir ya da Murat’ın biberenundan içebilirdim.

Bekledim.

Bebeğimi boş koltuğa yatırıp yatırmama konusunu düşünürken, yanımızdaki adam kulaklığını çıkarıp bize döndü. “Yardım edebilirim,” diye fısıldadı.

Kendi başıma halledebilirdim ama bebeğimi uyandırma riskini göze almak istemediğim için yardım teklifini kabul ettim.

Birlikte bebeğimi yatırdık, teşekkür ettim ve herkes kendi önüne döndü.

Çok geçmeden yemek servisi başladı. Suyumsa tabii gelmedi.

Servis aracı önümüzde durduğunda tek düşündüğüm tepsideki minicik suyla yetinip yetinemeyeceğimdi.

Yemeğimi seçtim ve tepsimi önüme yerleştirdim. O sırada yanımdaki adam ekstradan bir su daha istiyordu. Tam ben de aynı şekilde istemek için dönmüştüm ki suyu bana uzattı.

“O sizin suyunuz,” diye geveledim. Gülümseyerek bardağı tepsime bıraktı.

“İki çocuğum var ve çocukla, hele de bebekle yolculuk nasıl yapılır, iyi bilirim.”

“Ah,” şaşırmıştım. Yanımızdaki bu kızıl adamın iki çocuk babası olacağı aklıma dahi gelmemişti. Teşekkür ederek suyumu içtim. En son ne zaman su içmiştim bilmiyorum. Havalimanında uçağı beklerken tuvalete gitmemek için neredeyse tüm gün sudan uzak durmuştum. Çünkü tek başımaydım ve o ufacık tuvaletlere oğlumla giremez, onu asla dışarda bırakamazdım. Ben bir anneydim. Onu bir dakika bırakacağıma, susuz kalmayı yeğlemiştim.

Aniden adamın, “Almanya’ya ilk gidişiniz mi?” diye sorduğunu duydum.

“Hayır, yaklaşık beş ay önce oraya taşındım.”

“Ach so!” dedi Almanca, “öyle mi” gibi bir anlama geliyor. “O zaman araya karışan Almanca kelimelerimi anlıyorsunuz,” dediğinde yolculuğun başından beri Türkçesinin kötülüğünü düşünmeme sebep olan şeyin, aslında yarı Almanca konuşmuş olmasından kaynaklandığını ve beynimin kelimeleri Türkçe algıladığını fark ederek güldüm.

“Türk müsünüz,” diye sordum.

“Ah, evet. Ama Almanya da doğup büyüdüm. Bu yüzden Türkçem çok kötü. Buna üzülüyorum, ailemiz evde hep Almanca konuşurdu. Eşimle şimdi çocuklar bizim gibi olmasın diye çabalıyoruz ama malasef onlar bizden daha da az Türkçe biliyor. Sizin Türkçeniz gayet güzel, eş durumundan mı geldiniz?”

Böylece yemek boyunca sohbet ettik. Ve inanın adımızı sohbet bitiminde söylemek aklımıza geldi.

Adı Okan’dı. Bir telefon markasının tanıtım ve satış temsilcisiymiş. Bu yüzden sık sık uçakla seyahat etmesine rağmen bir türlü alışamamış. Almanya da kendisi gibi Türk asıllı biriyle evlenmiş ve dünya tatlısı çocukları olmuş. Zaten bütün çocuklar dünyanın güzellik oranıymış.

Yemek arabası boş tepsileri topladıktan sonra çay-kahve dağıtımı yaptı. Kahvemi alıp kitabın içine geri döndüm.

Bir süre sonra boş bardaklar da toplandı ve uçağın iniş anonsu yapıldı.

Okan kulaklığını toplayıp koltuğun gözüne soktu. Tam o sırada bebeğim mıkırdanmaya başlamıştı. Birazdan babasına varacak olduğumuzu hissetmiş olmalıydı.

Okan gülümseyerek oğlumun eline dokunup, ona Almanca günaydın dedi. Murat gözlerini kırpıştırarak ona baktığında ağlayacağını düşündüm. İlk önce beni görmediği için yaygarayı koparacaktı!

Öyle olmadı. Okan’a minik dişlerini gösterdi. Okan bana bakıp, “Biraz sevebilir miyim? Sen onu bağlamadan önce,” diye sordu.

“Tabii,” dedim. Sonuçta oğlum onu sevmişti. Sevmemiş olsa şu an tüm uçak bize küfrediyor olurdu.

Okan oğlumu nazikçe kaldırıp kucağına aldı. Yaşına ve tabii oğluma da komik gelen hareketler yaparak onu güldürdü. Yanımızdan geçen Hostes de bir süre durup Murat’a gülücük ve öpücük attı. Sonra da onu bağlamam gerektiğini söyleyerek yerine gitti.

Oğlumu kendime bağlarken, “Havaalanında işlemler sırasında birlikte hareket edebilir miyiz?” diye sordum Okan’a. “İlk defa oğlumla yalnız yolculuk yapıyorum ve buradaki havalimanına bu ikinci gelişim. Hiçbir şeyin yerini hatırlamıyorum.”

“Dert etme,” dedi Okan. “Eşine kadar birlikte gideriz. Hatta ufaklığı taşıyabilirim. Asla rahatsız olmam.”

“Geçen sefer valizlerimizi bile açıp kontrol ettiler. Serhan vardı, o halletti. Şimdi de öyle yaparlarsa Murat’la nasıl valiz kapatırım diye endişeleniyordum.”

“Eşyanı falan aldılar mı? Ya da şöyle söyleyeyim, yasak bir şey getirmiş miydin?”

“Hayır, sadece kıyafetlerim ve işim gereği yanımda taşımam gereken elektronik eşyalar. Serhan, altın aradıklarını söylemişti.”

“Bir de gıda, süt ürünleri falan,” dedikten sonra bir kahkaha attı. “Babaannem ne kadar yasak eşya varsa hepsini doldurur. Bir de benle yolculuk etmeyi sever, her seferinde onun peynirleriyle uğraşırım. Babaannem gibi o kadar çok insan var ki, şaşırırsın. Üstelik laf dinlemiyorlar. Beni pek aramazlar, Alman Vatandaşı da değilim. Senin gibi sadece oturum hakkım var. Ama bu zamana kadar babaannem gibi yapmadım. Ayrıca aramalarda gerilmiyorum, böylece sorun çıkmıyor. Sen de gerilme, gerileni inadına daha fazla arıyorlar. Bir şey sakladığını düşünüyorlar.”

“Eşim de böyle söylüyor,” diyerek omuz silktim.

Okan fark etmemişti ama bana babaannesini anlatırken uçak inmişti. Kaptanımız konuştuğunda şaşkınca etrafına baktı, “İndik mi ya!” diyerek güldü.

Önümüz rahatladıktan sonra yukarıdan çantalarımızı aldık ve kuyruğa girdik. Oğlumu taşımayı tekrar teklif ettiyse de nazikçe geri çevirdim.

Alman topraklarına yeniden ayak basmak pek de mutlu eden bir şey değildi. Beni tek avutan, Serhan’a duyduğum aşk ve özlemdi.

Kontrol noktalarından aranmadan geçmiş, valizlerimizi fazla beklemeden almıştık. İşte bu nokta da Okan’ın yaptığı yardım tekliflerini geri çevirmedim. En azından ben oğlumu tutarken o valizimi aldı.

Son çıkıştan çıkarken, eşimin nerede olduğunu sordu. Ben de tam o sırada Serhan’ı arıyordum. Arabada bekliyormuş, çıkar çıkmaz görecekmişim.

Okan’la orda yollarımızı ayırdık. İstikametimiz zıttı. Ama istersem gelecekmiş, gerek olmadığını söyleyerek her şey için teşekkür ettim.

Birbirimize koridor boyu arkamızı döndüğümüzde bir an için onun gerçek olmadığına dair bir hisse kapıldım. Arkamı dönüp baktığımda Okan yoktu. Bu kadar hızlı koridoru bitirmiş olabilir miydi? Yoksa böylesine iyi biri olamayacak kadar gerçek dışı mıydı?

Oğluma baktığımda, sanki bana omuzlarını silkiyordu. Gülerek gözlerimi devirdim. “Hadi babaya gidelim.”

Havalimanından dışarıya çıktığımızda Serhan gülümseyerek bizi karşıladı. Ona bir daha aşık oldum.

Bir Cevap Yazın

Önceki yazıyı okuyun:
Ruhumuzu Yansıtan Mobilyalar

Hayatımızın büyük bir çoğunluğunu geçirdiğimiz yaşam alanlarımız, kişisel düşüncelerimiz, karakterimiz, yaşam felsefemiz hakkında ipuçları verir. Kullanılan mobilyalardan dekorasyon zevkine, tercih...

Kapat