İnsan sevildiğini nasıl anlar? Karşısındakinin gözlerine bakarak mı, ona karşı davranışlarına bakarak mı? Ya karşısındaki kişi sevgisini dışa vuramayan biriyse? Misal, ben öyleyimdir. Çok severim, ortaya koyamam.

Bazen sevildiğinizi anlamanın ve sevginizi göstermenin en basit yolu ayrı kalmaktır. Gerisini hasret yapar.

Şu hayatta arkadaşlarından türlü darbeler yemiş ve güven duygusu katılaşmış olan ben, yıllardır yanımda iki dost bulunduruyorum. Nereye gitsem benimleler, yüreğimin tam ortasında.

Sema ve Elif’ten bahsediyorum. Elif de karakter olarak benim gibidir, sevgisini gösteremez. Ama ikimiz de birbirimize olan sevgimizi biliriz. Sema bizim gibi değil, o ulu orta yaşar sevgiyi, gidebileceği en diplere kadar gider. Öyle ki, belki de dünyanın en yaramaz çocuğuna sahipken, sevgisi sayesinde ayakta kalmayı başarır. Ben onun kızına sesini yükselttiğini bile görmedim.

İstanbul da olacağım üç haftanın bir kısmını onlara ayırdım.

Sevildiğimi, bu iki kadın tarafından sevildiğimi bir kez daha iliklerime kadar hissettiğim bu an, Sema’nın evindeyiz. Tabii yine saraylara yakışır bir sofra… Bu kez kızmadım ona.

Zaten kimle görüşsem bana bir şeyler yedirmeye çalışıyor. “Almanya da özlemişsindir,” diyerek. Evet, özlediğim birçok lezzet vardı, fakat böyle giderse hamileliğimde almadığım o korkunç kiloları alarak dönecektim.


Geldiğimin ikinci haftası aniden vücut direncimi yitirdim. Ateşlenip yattım. Üç gün boyunca doğru düzgün bir şey yiyemedim. O üç günü ablamın evinde geçirdim. Murat’la çocuklar, benle ablam ilgilendi. O kadar halsizdim ki bebeğime bile bakamıyordum. Uzun zamandır o şekilde hasta olmamıştım. Başta bademciğim şişti sandım, fakat sonra boğazlarımda yaralar olduğu anlaşıldı. Eniştem KBB doktoru. Normal şartlarda o muayene ederdi ama ben geldikten birkaç gün sonra şehir dışındaki ailesinin yanına gitmişti. Böylece ablam ve çocuklar tamamen bizimle olabilecekti. Ben iyileşince de hep bir annemin evine geçtik.

Günler geçtikçe bir ayrılık daha yaklaşıyordu. Gündüz ayrı, gece ayrı yerdeydim. Üç haftayı dolu dolu geçirmek için elimden geleni yaptım. Çoğu zamanı ailemle geçirdim. Gerisi de ailem diyeceğim dostlarımla.

Bir akşam yeni kitabıma ilham kaynağı olan Haliç’e indim. Onun durgunluğunda gizli hırçınlığına baktım. Bir banka oturdum ve suyun sesini dinledim. Hayatım da Haliç gibiydi. Sakin görünümü ardında geçmişin hırçınlığını saklıyordu. Artık hayatım aynı yönde akıyordu. Geçmişte ne olduysa, nihayet orada kalmayı başarmıştı. İki ülke arasında gidip gelen bir hayatım vardı, bir de bebeğim. Tüm dünyam bundan böyle bu kadardı.

İki saatin sonunda eve geçtim. Annem, oğluma diş buğdayı yapmak istemişti, bu kez haklıydı. Bebeğimin gördüğü tek kalabalık ailemizdi.

Oturup uzamaması için direndiğim o uzun listeyi yaptık. Mütevazi bir şey olsun istiyordum ama işin içinde annem olduğu zaman.. Pek mütevaziliği kalmazdı. En şatafatlısıyla olurdu.

Üçüncü haftanın ortasına koyduk diş buğdayı merasimini. Annemin evini hazırladık. Ah, bu sefer kendi evimde, yalnızlığımın evinde kalamadım. Ya annemde ya ablamdaydım. “Eh, olsun” dedim. “Bir dahaki sefere.”

Murat’a beyaz bir takım aldım. Mavi de papyon. Böylece boncuk mavisi gözleri ortaya çıktı. Dünyanın en sevimli bebeğiydi. Hele de güldüğünde ortaya çıkan o minik iki diş.. Bu hayatta ondan daha fazla sevebileceğim bir şey yok.

O gün tüm sevdiklerim annemin evindeki diş buğdayındaydı. Büyük ablam buğdayı, öteki ablam şerbeti yaptı. Buğdayın süsleme işi yine yeğenimle bana kaldı, tabii.

Etrafta büyükten çok çocuk vardı. Neredeyse tüm arkadaşlarımın çocuğu olduğunu o an fark ettim. Ne ara büyümüş ve anne olmuştuk? Sanki hayatımız da koca bir delik vardı da çocukluk ve annelik arasındaki o geçiti yutuvermişti.

Size Mehtap’ın bir kızı olduğunu söylemiş miydim? Evet, dostlarım arasındaki tek bekar Elif’ti.

Bir de içinde görümcemin de olduğu, (ki onun da iki çocuğu var), altı kişilik çocukluk arkadaşları grubumuz vardı. Çocukluktan beri kopmadan, bir arada kalmayı başardığım tek kalabalık gruptu. Tabii, görümcemin Almanya da olduğu yılları hesaba katmazsak. İstanbul’a yedi yıl önce gelmiş ve grubun içine yeniden dahil olmuştu. İlk hamileliği, doğumu, kızının ilk yaşadığı her şey de yanında olmuştuk. Onunla hiçbir zaman gelin görümce olmadık, arkadaşlığımızı aynı temposuyla sürdürmeye devam ettik.

O gruba baktığımda bir bekar, bir de yeni evli gördüm. Geriye kalan herkesin çocuğu vardı.

Hakikaten daha dün değil miydi, babaannemin ölümünde bu grupla oluşum? Annemin beni çocukluk arkadaşlarımın yanına gönderişi ve ölümle tanışmamı ertelemesi.. Daha dün kadar tazeydi kayıplara ağlayışımız. Oysa üstünden tam yirmi yıl geçmişti. Bugün, o evde oyun oynadığım tüm kızlar, ben de dahil, birer anneydik ve oğlum onların çocuklarıyla kardeşmişçesine kaynaşmıştı, tıpkı bizim kızlarla olduğumuz gibi.

Başımı çocuklardan kaldırıp, yeni nesil annelere, arkadaşlarıma baktım. Çocukluk ve anneliğimiz arasında kalan o boşluktan yükselen kahkahaları duyuverdim. Hayatımın en tehlikesiz günlerini bu grupla geçirmiştim. Belki de en çok kahkahayı onlarla atmıştım. Bir şekilde onları, hayatımdaki karmaşadan uzak tutmayı başarmıştım.