Bölüm 47: Karma

Ben bir anneydim ve bebeğim büyüyordu. Onun en güzel zamanlarını bunalımda geçirmemek için kısa sürede toparlandım. Eskiye göre daha çok yazdım. Yazdıkça iyileştim derken dört ayı doldurduk. Bebeğim yedinci ayına girdi. Şimdi önde minicik iki dişi, yüzünde kocaman bir gülümsemesi var.

Acısıyla tatlısıyla geçen dört ayın sonunda bugün üç haftalığına İstanbul’a gidiyoruz. Sırtımda çanta, kucağımda bebeğimle havalanında uçağımızın kapılarının açılmasını bekliyoruz. Ah, tabii Serhan da var. O haftasonu kalıp geri dönecek. Üç haftanın sonunda bebeğimle ilk kez baş başa yolculuk yapacağız. Ama şimdi onu düşünmüyorum. Bir an önce ayaklarımın Türk toprağına basmasını diliyorum.

Ardımda Almanya’yı bırakmak, bebeğimi kucağıma aldığım andan sonra beni mutlu eden ikinci şeydi.

Almanya’da yaşayan Türklere Türkiye’de Almancı diyorlar. Serhan’la sözlendiğimiz an itibariyle bazı şahsiyetler benim için de aynı şeyi söylediler. Serhan bir keresinde, “Biz Türkiye’de Almancı, Almanya’da Gurbetçiyiz. Sanki bir ırkımız yokmuş gibi,” demişti. Yerinde ve haklı bir isyandı. Almanya’da doğmuş, büyümüş ya da benim gibi konu aşk olduğu için gelenlerin hepsi her iki ülkede de aykırı ve gereksiz sözlerle karşı karşıya kalabiliyor. Söz konusu Avrupa olunca, çıtalar ulaşılmaza kalkıyor. Neden?…

Burası bir İstanbul değil, olamaz da zaten. Ben İstanbul’da doğup büyüdüm. Baba tarafım Egeli, köklü bir yörük aile. Soyumuzun Tatar Türklerine dayandığı gibi bir inanca sahibiz. Hepimiz çekik gözlü, iri çıkık elmacık kemikliyiz.
Anne tarafımın Balkan Göçmeni olduğunu zaten biliyorsunuz. Zamanında annemin kuzenlerinden biri soyağacını araştırmış ve aileyi Balkana gönderenin Osmanlı olduğunu bulmuştu. Osmanlı fethettiği toprakları Türk toprağı yapmak için nüfusun belli miktarına kendi halkını, Türk halkını yerleştirirmiş. Böylece oradaki halk asimile olarak Türkleşsin diye. Işte anne tarafım da o Türk ailelerdendi.

O yüzden benim neremi kesersek Türk kanı akacaktır. Ufuk, o da bir Tatar Türküydü ve bizi birbirimize en çok bağlayan şey Vatana duyduğumuz koşulsuz aşktı.

Bu sebeple dünyanın neresinde yaşarsam yaşayayım, İstanbul da olduğum mutluluğu hissedemem. Ve bana Türk’ün harici bir kelimeyle hitap edenlere sessiz kalamam.


Uçağın tekerleri İstanbul havalimanına indiğinde tarifi imkansız bir mutlulukla doldum. Dolu dolu üç hafta beni bekliyordu ve adım atmak için can atıyordum. Biletimi alır almaz tüm günlerim dolmuştu.

Uçağın kapıları açıldı, oğlumuzu Serhan aldı ve havalimanına doğru yürüdük. Bir sürü prosedürün ve valiz beklemenin sonu beni, bizi babama çıkardı. Babamla daha önceleri de aylarca uzak kaldığımız oldu ama diğer hiçbir kavuşma, tıpkı dört ay önce ki vedamız gibi değildi.

Babam yalnız gelmişti. Annem evdeki hazırlığını bırakamamış. Nasıl bir ev ve sofrayla karşılaşacağımı tahmin etmekte zorlanmadım. Zaten saatler sonra tüm aile masaya oturduğumuzda, eniştem her ay gelmemiz gerektiğini söyleyerek anneme takıldı. Masa da eksik hiçbir şey yoktu. Ablam da en sevdiğim tatlıyı yapmıştı. Eniştem haklıydı, her ay bu sofrada bir araya gelmeliydik.

Babam arabayı evin kapısına yanaştırdığı an Murat’ı Serhan da bırakıp vakit kaybetmeden indim. Kapıyı en büyük yeğenim açtı, Murat’ı da zaten Serhan’dan babam almıştı. Oğlumu o akşam saatlerce görmedim. Benim çevremi yeğenlerim, onun çevresini büyükleri kuşatmıştı.

Ablamın sarı kafalı oğlu beni gördüğünde mutluluk dansı ederken, öteki ablamın ufak kızı sessizce sokulmuş ve öpmelere doyamamıştı.

Her yaştan, toplam da beş yeğenim olduğunu daha önce söylemiş miydim, hatırlamıyorum. Annelik duygusuna en yakın olan teyzelikle hazırlandım anneliğe. O yüzden onlar, Almanya’dayken en çok özlediklerimdi.

Günün sonunda, Murat da uyuduktan sonra bir İstanbul havası almaya çıktık. Bu şehir benim evimdi ve yıllar da geçse Almanya’da mutlu olmayacaktım.

Pazar sabahı Serhan’ı Almanya’ya tekrar yolladık. Bizim için bildik bir ayrılıktı. Fakat ne yalan söyleyeyim, bu kez içimde her zaman olan o burukluk olmamıştı.

Ertesi gün hız kaybetmeden İstanbul da yarım bıraktığım hayat koşturmamın içine daldım. Önce yayınevi sonra fotoğrafçılar derneği… Cumartesi günü İstanbul temalı sergimizin açılışı oldu.

Sergiye hayatımın en gurur verici gününde çektiğim fotoğraf konmuştu. Hamileliğimin ilk aylarında, bana olamazsın dedikleri her şeyi olduğum o gün… Büyükada da yaptığımız çekimden bir kare: Siyah beyaz tonda bir Büyükada fotoğrafı.

Büyükada’ya ilk gittiğimde çocuktum. Her karışına büyülenmiş ve gelecekte buranın hayatıma yön vereceğini hissetmiştim. Serhan’la evliliğe imza attıktan sonra Büyükada’ya gelmiş ve nikah kıyafetlerimizle çekim yapmıştık.

Sonrasını zaten biliyorsunuz, yalnız evlilik, yalnız annelik…

Serginin duvarında asılı fotoğrafıma bakarken hayatın ne kadar hızlı aktığını gördüm. Bu fotoğrafı çektiğim an, hocam “bunu sergiye koyacağım,” demişti, istememiştim. “Bu fotoğraf, geniş açıyla çekilmiş en kusursuz Büyükada fotoğrafı. Eğer bunu koymamı istemiyorsan daha iyisini yap,” dedi. Daha iyisini yapamadım.

Sergi açılışı sonrası belgelerimizi dağıtan hocamız, Serhan’a dönüp, “Onunla gurur duy ve her zaman destek ol,” dedi. Evlilik ve sonrasındaki yalnız hayatımızın en yakından şahitlerinden biriydi. Bu kursa üç yıl önce başlamıştım ve Almanya’ya gittiğimde hocalarımla, gruptaki diğer insanlarla irtibatta kalmaya devam ederek pes etmemiştim. Bu yüzden burası bir kurstan fazlası olmuştu. Burası İstiklal Caddesi’ndeki İfsak binası. Fotoğrafa gönül vermiş herkesin yanında olan, gerek hocaları, gerek idaredeki insanlarıyla mükemmeli yakalamayı başarmış nadide kuruluşlardan biri. Üç yıl içinde üç hocam oldu ve her birini başım sıkıştığında daima yanımda buldum. Onlardan öğrendiğim ve öğrenmeye devam ettiğim her şey için minnettarım.

Tüm bu eğitimi iki aşamada aldım. İlki temel eğitim, ikincisi proje bölümü. Temel eğitimimiz küçük bir gruptu. Toplamda yedi kişiydik ve proje bölümüne sadece iki kişi geçtik. Orada öğrendiğim şeylerden biri de, insanların yaş gözetmeksizin dost olabileceğiydi.

İstiklâl Caddesi’nin bir köşesindeki Almanca kursu, öteki köşesindeki İfsak bana verdiği eğitimlerin yanında insanları tanımamı sağlamıştı.

O güzel insanlardan biri de Füsun ablaydı. Temel eğitimden, proje bölümüne birlikte geçmiştik. Sergi sonunda ona, “Sergi kapandığında dönmüş olacağım,” dedim. “Fotoğraflarımı nasıl alırım bilmiyorum,” diye dert yanarken, elimi tutup “düşünme,” dedi.

“Ben hallederim. Gerekirse ben alırım, bir dahaki gelmene benden alırsın.” (Sonraki haftalarda, sergi kapanınca hakikaten fotoğraflarımı alan kişi o olmuştu.)

Almanya da henüz böylesine bir dostluk kuramadım.

Sergideki öteki fotoğrafım ise Haliç temalıydı. Siz buna tesadüf mü dersiniz, yoksa hayatımın garip karması mı.. bilemiyorum. Geçenlerde yeni bir romana başladım ve kitabımın olay örgüsü Haliç’in derinliklerinde başlıyor.

Sergi için 82 fotoğraf gönderdim ve seçimi hocalarım yaptı. Bence karmam son hızlıyla kafa karıştırmaya devam ediyor.

Bir Cevap Yazın

Önceki yazıyı okuyun:
Bölüm 46: BAŞROL

Büyük Savaş başladıktan sonra Osmanlı yavaş yavaş Balkanlardan atıldı. Her kaybettiği Balkan toprağına zulüm ve katliam geldi. Savaş çetin olmuş,...

Kapat