Bölüm 46: BAŞROL

Büyük Savaş başladıktan sonra Osmanlı yavaş yavaş Balkanlardan atıldı. Her kaybettiği Balkan toprağına zulüm ve katliam geldi. Savaş çetin olmuş, Osmanlı gücünü yitirmeye başlamıştı. Her şehir düşman askeriyle dolup taşarken, her yaştan oğlan silahlandı.

Kayıplar ve zaferler yaşandı. Balkanlar koca bir kayıp olarak tarihe geçti.

Savaş bittikten ve Balkanların neredeyse tamamı kaybedildikten sonra dahi katliamlar bitmedi.

Bin dokuz yirmilerin sonunda Sırp Askeri Kosava Halkının tepesine çökmüştü. Adamları ve çocukları öldürüyor, beğendikleri kadınları götürüyordu.

İsmi tarihe geçmemiş kahraman bir koca, karısını düşman askerinden koruduktan sonra zalimce katledildi. Kadın yeni evlenmişti, gençti ve güzelliği dillere destandı. Kocasının ölümünü düşünmek yerine ablasının evine varabilmeyi düşünüyordu.

Ablası Behriye, o civarların en zengin ağası Hüseyin Efendiyle evliydi. Biri kundakta altı çocuğu vardı.

Kadın, ablasının evine vardığında korku içindeydi. Kocasının katlini anlatırken hıçkırıklara boğuldu. Hüseyin hemen kadını saklamak istedi. Sırp Askeri tek tek evleri basıyorsa, her an gelebilirdi.

Behriye akıllı bir kadındı. Kardeşini saklamak yerine yaptığı döşeğe yatırdı. Yüzüne kara boya sürdü, üstüne kalın battaniye örttü.

Behriye, Asker evi bastığında yataktakinin hasta, deli, çirkin ve evde kalmış kız kurusu olduğunu söyledi. Asker soğuk bakışlarını yataktaki kadında gezdirdikten sonra Behriye’ye hak vererek evden ayrıldı.

Hüseyin’in ağalığı o vakit için bir dokunulmazdı. Ama o gece şehre yapılanları görünce…

“Hazırlanın,” dedi. “Artık gitmek farz oldu, durulmaz gayri bu memlekette. Yakında bizim de tepemize çöker bu gavurlar!”

Böylece bebesinin kundağına yükleyebildiği kadar altını yükleyip yola koyuldular. Evini, bağını, bahçesini.. Her şeylerini bırakıp, bir kundak altınla günlerce yol aldılar.

Türkiye’ye bin dokuz yüz otuzların başında varmışlardı. Kısa süre içinde elde avuçta ne varsa bitmiş, sefalet başlamıştı.

Bir zaman sonra kundaktaki bebenin sırtında oluşan kamburu fark etmiş ama çok geç kalmışlardı. Kundağa altın saklamanın bedeli minicik yavrularının bedenine yüklenmişti.

Hüseyin Efendi, minik kızı büyüdükçe üzüntüden kahroluyor, dünyalar güzeli kızının kusurlu olmasından dolayı kendini suçluyordu. Bazı geceler usulca ağlardı. Kızı birkaç kez babasını ağlarken görmüş ve kamburu için hiçbir zaman şikayet etmemişti.

Kız 18 yaşına geldiğinde, kendileri gibi Balkanlardan göç eden bir aile kıza talip oldu. Kızın eline artistlere benzeyen bir oğlanın fotoğrafı verildi. Fotoğrafa bakınca utançtan yanakları kızarmış ve böylece kuracağı yuvayı kabul etmişti.

Kız çok güzel, oğlan çok yakışıklıydı. İkisinin ailesi de Balkanlar da zengin, Türkiye de fakirdi. Oğlanın annesi tüm çocuklarını okutmuştu. Yaşadıkları zulümleri, çocukları yaşamasın diye Vatanlarını ve zenginliklerini bırakmışlardı.

Kızın adı Havva, oğlanın adı Elmas’tı. Kader onları bir yazmıştı.

Kızın güzelliğinin yanı sıra, zehir gibi de aklı vardı. Oğlan devlet memuruydu.

Evlendiler, beş çocukları oldu. Üçüncü kızlarının, üçüncü kızı olan ben, onların düğününden kırk altı yıl sonra dünyaya geldim.

İlkokul öğretmenim bana geleceğin yazarı olacağımı söyledikten sonra, bir hayal için ant içtim: Günü geldiğinde ailemdeki hikayeleri yazacağıma dair.

Her fırsatta dedeme sorular sorardım. Fakat esas kaynağım anneannem oldu. Dedemin ölümünden sonra uzun süre onunla yaşadım. Kendini hazır hissettiğinde ses kayıt cihazımı açtım ve az önce okuduğunuz satırları onun ağzından dinledim.

O bu satırları nihayet kaleme aldığım bugünü göremedi belki amma bugünün geleceğini biliyordu. Tıpkı evleneceğim adamı bildiği gibi.

Annem ona Serhan’ı anlattığında gözlerinde o tanıdık ifade belirdi. Bizi biliyordu, hissetmiş ya da öngörüsünü görmüştü. Son nefesinin nasıl olacağını bildiği gibi bizi de bilmişti işte. Öyle bir kadındı o! Kelimelerin asla yetemeyeceği güçte bir kadın.

Evinden çıkmak istemezdi. Çünkü son nefesini almaya dedemin gelmesini isterdi. “Evin dışında olursam, beni bulamaz,” derdi. Dahası, son nefesini evin salonunda vereceğini biliyordu.

Öyle de olmuştu. Kanser onu erittiğinde salonda yatıyordu ve dedem onu almaya gelmişti.


Bir gün bana usulca, “Deden biliyordu,” dedi. Gözünden bir damla süzüldü.

“Neyi?” diye sordum.

“Önce kendinin öleceğini,” diye fısıldadı. “Ve o öldükten sonra senin benimle kalacağını.”

O andan sonra geçirebildiğim tüm zamanı onunla geçirdim. “Sen benim hayatımın Başrolüsün,” derdim ona. Bu yüzden de öldüğünde Başrol’ü ölen senarist gibi ortada kalmıştım.

Başroller ölmezdi, bu herkesçe kabul gören bir tabuydu. Tabum yıkılmış, devrilmiştim.

Serhan o anlarımı, anneannemin ölümünden sonra yaşadığım bunalımı en iyi bilen insandı. Bu yüzden o gün, beni yerde çaresizce ağlarken bulduğunda tüm kalbiyle sarılmıştı. Korkuyordu. Tekrar yıkılırım, yok olurum diye.

Anneannemin ardından altı ay tek kelime yazmadım. Yazamadıkça yok oldum. İşte bu sebeple teyzemin kaybının verdiği acıyı atlatmak için bu satırlara sığındım.

Bir Cevap Yazın

Önceki yazıyı okuyun:
Bölüm 45 : Sessizce Solan Yaprak

Ben yaşıyordum ama teyzem ölmüştü. Yağmurlu bir günün sabahında son nefesini vermişti. Onun ölüm haberini saat sekizde Serhan'ın en yakın...

Kapat