Hava sıfır derecede. Saat gecenin ikisi. Üstümde incecik bir pijama, terasın ortasında durmuş çıldırmışçasına titriyorum. Ayaklarım beynimden ayrı çalışıyor, usulca terasın kenarına doğru ilerliyorum.

Ellerimi soğuk mermere koyup aşağı bakıyorum. Çok yüksek değil. Düşersem ölmem. Sakat kalma ihtimalim daha yüksek.

Saatler önce Serhan’la kavga ettik. O uyuyor, ben böyle anlar da uyuyamam. Murat da yatağında. Ama şuan o bile gelmiyor aklıma. İstediğim tek şey betona yayılacak kanımın görüntüsü…

Bilincimi kaybediyorum. Mutlu değilim. Usulca yok oluyorum. Rüzgar bedenimi okşuyor. Artık en yakın dostum o. Burda zaten başkası yok.

Bedenimi rüzgara versem ne kaybederim ki?

Gözlerimi kapattım ve kollarımı açıp mermerden aşağı sarktım.

Tam o sırada göğsüme bir sancı girdi. Pijamam ıslanmış, sütüm gelmişti. “Oğlum.” Oğlum vardı benim. Bedenimi rüzgara verdiğimde annesini kaybedecek bir bebeğim…

Birer buz kütlesine dönmüş ellerimle yanaklarımı sildim ve hızla içeri girdim.

İnsan mutsuzluktan ölür mü?
Ben ölüyorum. Usulca yok oluyorum.

Mavi gözleriyle ıslak yüzüme bakan oğlumu kollarıma aldım. Az önce onu bırakıp ölmeyi nasıl düşünebilmiştim… Kokusunu içime çektim ve günler sonra onu yeniden emzirdim.

Murat’ı uyutup yatağına yatırınca telefonumdaki mesajı gördüm.

“Sakın delice bir şey yapma. Tamam, bitsin bu ayrılık, ben de seni özledim.”

Mesajı birkaç kez okuduktan sonra hıçkırıklara boğuldum. Asla büyümeyecek, asla geçmişimin yazılı olduğu kitabı kapatamayacaktım.

Terasa çıkmadan önce ezberimdeki numaraya mesaj atmıştım. “İnsan mutsuzluktan ölür mü? Ben ölüyorum.” diye. Sonra bir mesaj daha: “Kahretsin, seni özledim!”

Yanaklarımı silip derin bir nefes aldım. Telefonumun ışığı yanıp söndü, bir mesaj daha gelmişti.

“Eylül? İyi misin?”

Cevapla tuşuna basıp, “Ben bir anneyim, Fırat. Bir oğlum var,” yazdım.

Fırat bizim mahalleye taşındığında on yaşındaydık. O vakitler İstanbul’un mahalleleri güzeldi. Herkes biribirini tanır ve aile olurdu.

Fırat’ın ailesi onun dışarı çıkmasına izin vermez, okul da dahi annesi yanında dururdu. Bizim sınıfa annesiyle bir geldiğinde Ufuk ondan hiç hoşlanmamıştı. İlk sene her gün annesi de okulda durdu. Pek kimseyle konuşmaz, yalnız başına otururdu.

Bir gün Ufuk’un itirazına rağmen Fırat’ın yanına oturdum ve dostluğumuz o gün başladı. Kalıtsal bir hastalığı vardı. Sınıf öğretmenimiz ve okul yönetimi sorumluluğunu almak istememişti. Annesi bu yüzden bizimleydi. Onu arkadaş grubumuzun içine aldım. Bir daha da birbirimizden kopmadık, kopamadık.

Onunla kesiştiğimiz büyük bir noktamız vardı. Öngörüler… Onları gördüğümü bir anneannem bir de Ufuk bilirdi. Fırar’a anlatmamıştım, çünkü aynı gün ikimiz de birbirimizin bu özelliğini görmüştük. Biribirimizle öngörülerimiz aracılığıyla iletişime geçebildiğimiz an, dostluğumuzun lanet bir karmaya dönüşeceğinden habersizdik.

Fırat’la daima iyi olduk. “Birbirimizin kız kardeşiyiz biz,” diyerek alay ederdim. Çünkü o benim oje sürmeme dahi yardım eden en yakınımdı. Mehtap’la birbirlerinden hiç haz etmezler, yine de benim yüzümden birbirlerine katlanırlardı. Hayatımda olan biten her şeyden haberdar olurdu. Anlatmasam dahi…

Ona Harun’un yalnızca erkek arkadaşım olduğunu söylediğimde inanmamıştı. Ben de onu beladan uzak tutmak için büyük bir kavga çıkarmış ve bir süre dostluğumuzu noktalamıştım. Harun’dan kurtulduğum gün Fırat gelmiş ve her şeyi bildiğini ifade eden o bakışını atmıştı.

Birbirimizin hayatına fazlasıyla burnumuzu sokmaya başladığımızda kavga ve küfür kaçınılmaz olmuştu. Kimseye küfür etmeyen ben, Fırat’a ana avrat saydırabiliyordum. Birinden hoşlandığım an anlıyor ve karşımdaki adamı bana karşı dolduruyordu. Kendini abimmiş gibi görüp, aklı sıra beni koruyordu. Deli oluyordum! Giydiklerime varana dek karıştığında.. Çekip gittim. Abim değil de kocam gibi davranmaya başlamıştı.

Onunla olan dostluğumu bitirdikten bir süre sonra hoşlanıp da Fırat’ın engel olduğu çocuklardan biri polisle silahlı bir çatışmaya girip tutuklandı. Bir diğeri nişanlı çıktı. Ötekisi ise ünlü bir aşiretin son velihattıymış… Tükürdüğümü yaladım ve Fırat’ın kapısına gittim. Bu hayatta bana tükürdüğümü yalatan çok az şey vardır. Asla geri adım atmam, kimseye ikinci şans vermem. Ama konu Fırat’sa.. O hayatımın bir parçasıydı, bir iç organım gibi bağlıydım ona.

Hayatıma Serhan girdiğinde, “Bana ihtiyacın kalmadı,” dedi. “Sonunda gerçek bir adam buldun. Onu kaybetme.”

Fırat kendini beni korumaya adamıştı. Tıpkı ilkokulda benim yaptığım gibi. Okuldaki ikinci senesinde annesi gelmeyi bıraktı. Çünkü yanında ben vardım.

Serhan’la sözlendiğimizde, hayatımdan tamamen çıkmıştı. Yani öyle sanıyorduk. Onun uçurumun dibinde olduğunu gördüğüm kabusa dek.. Ter içinde uyanmış ve sessizce evden çıkıp kabusta gördüğüm yere gitmiştim.

Aslında o gün hayatımızın sonuna dek birbirimize bağımlı kalacağımızı anlamamız gerekirdi. Ama inat ettik.

O gece onu uçurumun dibinden aldım. Düğün günüme kadar yeniden bir arada kaldık.

“Doğru değil,” dedi düğünüme birkaç gün kala. “Bir kadınla bir erkeğin dostluğu doğru değil.” dedi ve gitti.

Birbirimizin en dipte olduğu anları gördük. Hissettik ve yaşadık. Aramızda aşk olmadı ama dostluğumuza yazık oldu.