Bulutların üstünden İstanbul’a ve tüm sevdiklerime veda ettim. Oğlum, İstanbul’dan yanımda götürebildiğim en büyük parçaydı. Ona sıkıca sarıldım ve üstüne sinen İstanbul havasını içime çektim.


Bir romanın sıradan ana karakteri, kitabın ortasında hayatını büsbütün değiştirmek zorunda kalır. Okuyucu “vay be!” der, “Bir insan hayatı bu denli değişebilir mi?” diye sorgularken; yazarı elinde kahvesiyle normal yaşamına devam etmektedir.

Nasıl ki Dünya dönerken bize hissettirmez, hayatımız da öyledir. Hayatlarımızdaki değişimi bazen bir kitap okuyarak anlarız. Romanın ortasında okuyucunun sorduğu o soru, kendi hayatını sorgulamasını sağlar.

Aslında dünya dönüyor ve hayatımız değişime uğruyordur.


Uçaktan inip, yeni bir ülkeye ayak bastığımda kafamdan geçenler bunlardı. Kendimi bir romanın içine koymuş ve kitabı yarılamıştım.

Bir yığın kontrolün ardından, “Almanya da hiç trafik yok,” diyen Serhan’a inat, adım adım ilerleyen Frankfurt trafiğinin içine girdik.

Murat kucağımda uyuyordu. Başımı cama yasladım ve günlerdir öngörü görmediğimi anımsadım. Huzursuz uykularım kesilmemişti ama öngörü yoktu.

Serhan’ın telefonunu alıp babamı aradım, hayatımda ilk kez ailemden uzak kalmıyordum. Daha önce de onlar yanımda yokken yurt dışına çıkmıştım. Ama bu sefer farklıydı, babamın sesini duymak daha ilk dakika da içimdeki köprüleri yıkmıştı.

(Fotoğraf: Frankfurt am Main)

Nihayet eve varabildiğimizde fotoğraflardaki kadar korkunç bir yere gelmediğime sevindim. Serhan’ın bana gösterdiği fotoğraflar gerçekten ürkütücüydü.

Dışardan eve benzemeyen, daha çok ufak bir fabrikayı andıran evin önünde durduğumuzda inanılmaz gergindim. Eve çıkan merdiven kesinlikle bir bebeğe göre değildi. Gözlerimi devirdim ve oğlumu sıkıca sardım.

Serhan’ın mutluluğunu lekelememek için gün boyu dudaklarımı kapalı tutmuştum. Yanında olduğumuz için mutluydu.

Ya ben? Ben mutlu muydum? Bunu düşünmek dahi istemiyordum. Hissettiğim tek şey gerginlikti.

Hayatım boyu büyük evlerde yaşadım. Ailemin evi büyüktü, yalnızlığımın evi de öyle. Serhan bu yüzden ev bakmaya başladığında düşünceliydi. Ona büyük evlerden sıkıldığımı ve artık temizlik yapmaktan yorulduğumu söyleyerek, “küçük bir ev bize yeter,” demiştim. Oturduğumuz kasaba pahalı bir kasabaydı ve ev kiraları.. Bu konuya girmesek daha iyi. İstanbul da ev kiralarından yakınanları buraya davet edebilirim. Burdaki fiyatları görünce İstanbul’a koşacaklar.

En büyük avantajımız ev sahibimizdi. Serhan’ın arkadaşıydı ve üç komşumun ikisi Türk’tü. Biri zaten ev sahibimizin eviydi, diğerinde de onun yeni evlenen kardeşi oturuyordu. Giriş kat iş yeriydi ve bir Catering şirketine aitti. O yüzden hafta sonu yoklardı. Hafta içi de beşten sonra gidiyorlardı. Serhan’ın dışardan bu kadar ürkütücü olan evimizi tutma sebebi çevresi ve komşularımızdı.

Giriş kattaki iş yerinde çalışanların da sonradan hiçbir kötülüğünü görmeyecektik. İyi insanlardı ve birçok ırktan çalışanları vardı.

Eve adımımı atar atmaz, karnıma bir ağrı girdi. İşte o an anjiödem atağı geçirdiğimi anladım. Paniğe kapılmadım. Neremin şişiyor olduğunu anlamaya çalıştım. Serhan’a bir şey belli etmeden evi gezdim. Sonra su içme bahanesiyle çantamdaki ilacımı çıkarıp içtim. Beni zor günlerin beklediğini vücudum ilk anda anlamıştı…