Kalabalık bir ailede büyümüştüm. İlk yeğenim doğduğunda sekiz yaşındaydım. O da benim gibi kalabalığın arasına karışmıştı. Sonraki çocuklar da kalabalıkta büyüdüler. Hayatımın her evresinde bir çocuğun yetiştirilmesine tanıklık ettim. Üstelik lisede bir sene çocuk gelişimi eğitimi almıştım. Ama gördüğüm, haşır neşir olduğum tüm çocuklar kalabalıktaydı. Yalnız büyütülen bir çocuğun serpilmesine tanıklık etmemiştim. Çocuk gelişimi konusunda tecrübeliydim ama bilinmeyen bir şehir de yalnız başıma bir bebeği nasıl çocuk yapardım, bilmiyordum.

Serhan gece çalışıyordu. Her ne kadar biz yanına yerleştiğimizde gündüz mesaisine geçeceğini söylese de.. Görmüştüm. Gece çalışmaya devam edecek, yanımızda olmayacaktı. Bebeğimle birlikte bilinmeyen bir şehirde, yabancı bir evde yalnız kalacaktık. Serhan gündüz evde uyanık olduğu birkaç saati ikimize verebilecekti. Orada tanıdığım kimse yoktu. Ablamlar ya da annem…

Sadece ben ve bebeğim.

Fazla karamsar olmamın sebebi öngörülerimdi.

Yayınevine Almanya’ya gideceğimi bildirdikten sonra aileme söyledim. Bizim için sevindiklerini dile getirseler de gözlerinden hüzün açıkca okunuyordu.

Serhan’dan iki hafta istedim. İki hafta içinde toparlanıp vedalaşmak için… O da bu iki haftada yaşayacağımız evi yerleştirdi. O evde sadece yatak odamızın mobilyası tamdı. Bir de beyaz eşyalarımız. Murat için bir yatak aldırdım. “Odasını ben gelince yaparız,” dedim. Zaten ufacık, kutu gibi bir evimiz vardı orda. Düğünden önce kiralamıştı Serhan.

Kayınvalidem de Almanya’daydı ama birkaç hafta önce Türkiye’ye yerleşmişlerdi. Anlayacağınız tamamen yalnız kalacaktım. Oğlum yalnız ve soğuk bir yerde büyüyecekti.

Martın sonuna doğru geldi Serhan. Son toplanmama yardım etti. Evimizi tamamen kapatmadık. Almanya’ya yerleşmeye niyetim yoktu. Dönmek üzere gidiyordum.

“En fazla üç yıl,” demiştim Serhan’a. “Üç yıla tüm işini toparla ve evimize dönelim.”

O da tüm kalbiyle söz verdi. En geç üç yılın sonunda İstanbul’a geri dönecektik.

İstanbul’daki son akşamım da tüm aile yemeğe gittik. Arkadaşlarımla ve geniş çevremle vedalaşmıştım.

Son gece bütün aile yemekteydik. Çocukları sabah göremeyeceğim için tüm akşamı onlara verdim.

Başta her şey iyiydi. Yemek yedik, güldük eğlendik. Gecenin sonuna doğru vedalaşmaya başladık. Önce en küçüklere sıkıca sarıldım. Sonra ortanca olanlara. Sıra en büyük yeğenime geldiğinde… Gücümü kaybettim. Aylarca onu göremeyecek olmak o an öyle ağır geldi ki…

Yine de o hıçkırıklara boğulana kadar kendimi tutmayı başardım. Kendimize gelene dek birbirimizden ayrılmadık. Ayrıldığımda ise annesi olan büyük ablamı göremedim. Ağlayarak gitmişti. Öteki ablam da “sabah görüşürüz,” diyerek apar topar kaçtı.

Serhan kolunu bana sararak, beni kendine çekti. Beni ailemden ayırdığı için suçluluk duyduğunu biliyordum. Gördüğü bu manzara en çok onu üzüyordu.

Sabah babam geldi, valizleri onun arabasına koyduk ve evimizi kapattık. Düğünden sonra her derdime ortak olan duvarlara kapıyı kapatmak zor gelmişti. Evim bir dile gelseydi…

Neyse ki gelmedi.

Kahvaltıya ablamın evine gittik. Çocuklar okulda olduğu için yoktu. Kahvaltımızı yaptık ve yola koyulduk. Ablamlar havaalanına gelmedi. İkisi de kendini öyle zor tutuyordu ki..

Ben de öyleydim, içim hıçkırıklara boğulsa da dimdik ayaktaydım.

Babam şoför koltuğuna, annem de yanına geçti. Biz de arkaya.

Araba havaalanında durduğunda annemin ağladığını farkettim. Dişlerimi ve yumruğumu sıkmaktan bitap düşmek üzereydim.

Arabadan indik ve birbirimize sarıldık. Annemle sarıldığım o an çocukluğum geldi aklıma. Ailenin yaşlılarına bakan annem, küçük kızıyla ilgilenememişti. Onsuz geçen yıllarımı düşündüm. Ona kızgın olduğum tüm anları. Keşke dedim, zamanı geri sarabilseydik.

Yaşlarım gözlerimi delip çıkmak için benimle mücadele ediyordu. Direndim.

Ta ki babama sarılana dek… İşte o an kaybettim.

Kendimi birden pembe duvarları olan bir oda da buldum. Babam yerde oturmuş, ayaklarını uzatmıştı. Etrafında bir sürü adam, ayağında bebekliğim vardı. Güzel yüzlü bir adam babama gülerek seslendi ve mesaisinin başladığını söyledi. Babam bana o kadar düşkündü ki annem akşam gezmeye gittiği günler o da beni alır mescide götürürdü. Yatsı namazını kıldıktan sonra ayağına alır sallardı. Bazı akşamlar yatsıdan sonra duvarları pembe olan mescidde arkadaşlarıyla otururdu. O dönemler ufak bir kasabada oturuyorduk, herkes birbirini tanıyordu. Erkekler akşam mescidde toplanırdı. O kasaba da kahvehane yoktu.

Annemin arkadaşlarının çoğunu tanımıyordum ama babamınkilerin hepsiyle ben de arkadaştım. Öyle ki o güzel yüzlü adamın kayınpederi (aynı zamanda teyzemin de kayınpederiydi) hastalandığında odasına girebilen tek kişi bendim. Ona dede dememi isterdi, ben de hasta olduğunda torunu vasfıyla odasına girme ayrıcalığına sahiptim. Kendi dedemden (anzeymır olan) daha çok severdim onu. Hatta onu öyle derinden seviyordum ki öldüğünde çocukluğumun da öldüğünü hissetmiştim.

Büyüdükçe onun hakkında daha fazla şey öğrenmek istedim. Teyzemin kayınpederi olmasının dışında babamın da öğretmeniydi. Öğretmenlere saygıyı babamdan öğrenmiştim. ( Ben de bugün hala ilkokul öğretmenimle görüşürüm. )

Onun öğretmeni tarihe adını yazdırmış bir kimyagerdi. Ben de ki öğrenme aşkını, annem babamınkine benzetirdi. Babamla aramızdaki en büyük bağ da buydu. Öğretmeni öldüğünde onu evimizde yaşatmaya devam ettik. Babam onun hakkında her şeyi anlattığında hayalinin hayatını kitap yapmak olduğunu söyledi. Yazı yeteneğimi babamdan aldığımı ilk o gün öğrenmiştim. Bana o güne kadar yazdıklarını vermiş ve kitap için toplamamızı istemişti. Bir süre denedik ama babamın hayalini askıya almak zorunda kaldık. Bir gün gerçekleştireceğimizi biliyorum. O ya da ben fark etmeyecek. Kitabın üstünde ailemizin soyadı olacak.

Babamın kollarından ayrılmadan hemen önce gözlerimi ve yanaklarımı sildim. Ağladığımı görmemeleri lazımdı. Aksi takdirde ayrılığın acısı ağırlaşacaktı.

İkisi de havaalanının içine girebilecek durumda değildi. Ben de zaten içeri girmelerini istemedim. Kapıda vedalaştık ve bir yığın arama bölümü olan binanın içine girdik…