Serhan’la sözlendikten kısa süre sonra Almanca öğrenmek için kursa yazıldım. Zaman uzun olduğu için ilk birkaç kur haftanın 2 günü gittim. İlk sevideki hocam çok iyi biriydi. Ona durumumu anlattığım zaman yönümü çizmemde yardımcı olmuştu. Madem düğünüme daha çok vardı, aile birleşimine gitmeme gerek yoktu. “Yapabildiğin kadar kur yap,” demişti. “Eğer B1’e gelmeyi başarırsan B1 sınavına gir ve Almanya’ya B1 belgesiyle git.”

Ben de öyle yaptım. Hayat şartlarım arada kursa ara verdirtse de B1’i bitirdim ve sertifikamı aldım. Bu uzun ve zorlu bir süreçti.

Okul dönemlerimde de sınavlara girdiğimde fazlasıyla stres olurdum. Özellikle konu yabancı dil olduğunda ipleri kaybediveriyordum.

A2 seviyesindeyken girdiğim bir sınavda atak geçirdim. Ne olduğunu anlayamadan birden dudağım şişmeye başladı. İzin isteyip çıktım ve doktorumu aradım. Yıllardır cilt tedavisi gördüğüm için devamlı iletişimde olduğum dermatoloji doktorum vardı.

Benden hemen dudağımın fotoğrafını istedi. Gönderdiğimde ise beni çağırdı. Cildim yaşadığım yoğun stresle mücadele edememiş ve anjioödem atağı geçirmişti. Doktorum dudağımda patlak verdiği için şanslı olduğumu söyledi. Benim gibi bazı vakalarda anjiödem atağı nefes borusunda kendini gösterir ve kişiyi soluksuz bıraktığı için ölümüne neden olurmuş.

Bana bir iğne yaptıktan sonra bir süre yememem gererken yiyeceklerin listesini verdi. Bir de alerji ilacı.

O gün yaşadığım olay yüzünden bir süre ara verip A2’nin son kurunu tekrar aldım.

Stresle baş edemiyordum. Konu Almanca olduğunda kendimi gereğinden fazla sıkıyor, sonucunda da atak geçiyordum. Her gün bir yerim şişiyordu. Üstelik kullandığım alerji ilacı kalbime dokunmuştu.

Bir süre sonra kalbim ağzımın içinde atmaya başlayınca.. Babam bir sabah beni apar topar İzmit’teki kalp profesörü arkadaşına götürdü. Sorunun alerji ilacı olduğunu anlamamış ve babaannemi kalp krizinden kaybetmiştik. Bu yüzden konu kalp olduğunda babam abartılı bir tepki veriyordu.

Kalbimden çekilen her şey temiz çıktı. Sorunun ilaç olduğu ortaya çıkınca dermatoloji doktorum hemen alerji ilacımı değiştirdi.

Ablam yediğim her şeyi kontrol ediyordu. Stresli anlarımda bir çilek bile yesem atak geçirmeme sebep oluyordu. Uzun bir süre peynir ekmekle beslendim desem abartmış olmam. Artık her şeyin içini tek tek incelemekten bıkmıştım.

Anjiödem bir alerjik reaksiyondu. Benim de zaten alerjik bir cildim vardı. Kızarmaya, şişmeye hazır; biraz üzüleyim hoop egzemayı hortlatan bir cilt. Böyle olunca stresli anlarda alerjimi azdıracak bir şey yediğimde saatler içinde şişiyordum.

Stres beni tüketip yok etmeden sınavları bitirmeye baktım. Ama bünyem artık o kadar yıpranmıştı ki..

B1in sertifika sınavının sonrası nefesim karın boşluğumdaydı. Binadan çıktım ve yokuşun ortasında bilinçsizce kaldım. Sınavı geçemediğimi biliyordum. Sınav öncesi gördüğüm öngörü de ayrılık vardı.

Başım dönmeye başlamış, bacaklarım beni tutmakta zorlanmıştı. Tam düşeceğimi hissettiğim an omzumda bir el belirdi.

“Kaldım,” diyerek iç çekti, kurs arkadaşlarımdan biri. “Bana kafayı taktılar abla ya, bu sekizinci oldu ve beni yine bıraktılar.”

Anlamaya çalışarak ona baktım. Bu onun sertifika sınavına sekizinci girişiydi. Hayali Almanya’da üniversitesi okumaktı ve pes etmedi. On birinci girişinde B1in tüm bölümlerini geçti ve hayalini yaşamaya gitti.

“Sanırım ben de kaldım,” dedim yılmış bir halde.

“Olsun be abla, bu senin ilk girişin,” dedikten sonra yüzümün rengine bakıp eğildi, “İlacını içtin, di mi?” diye sordu.

Almanca kursunun bana kazandırdığı en büyük şey: Bolca insan tanımaktı.

İlk 6 ay aynı sınıfta, aynı insanlarlaydım. Bugün hala görüştüğüm insanların çoğu o ilk altı ayda tanıdıklarımdır.

İlk dört ay hocamızdan çok memnunduk. Güzel bir sınıf olmuştuk.

Bir keresinde Taksim’den Büyükçekmece’ye gitmem gerekiyordu ve bunca yaşamımda tek başıma toplu taşımayı o kadar uzak mesafe için kullanmamıştım. Neye nereden bineceğimi bilmiyordum. Sınıftan birkaç kişiye sordum, yardımcı olamadılar.

En son, “sora sora Bağdat’ı bulmuşlar, yaparsın elbet” diyerek çıktım binadan. Tam o sırada yokuşu çıkan, sınıftan üç kişiyi görüp yanlarına gittim. Neye bineceğimi sorduğumda içlerinden biri gülerek baktı. Aslında utancımdan yerin dibine girmiştim ama gururumdan da ödün vermiyordum.

“Benimle gelebilirsin, yönüm o taraf,” dedi. Baştan ayağa onu süzüp teşekkür ettim. Zerre güven vermiyordu. Sadece otobüsün ya da metronun numarasını istedim. Sesli gülüp yanındakilerle vedalaştı ve dört yol ağzında durup sol tarafı işaret etti. “Yönümüz burası,” dedi.

Ben de hızla ötekilerle vedalaşıp metronun yolunu tuttum.

Yüzündeki koca sırıtışla, “Daha önce hiç toplu taşıma kullanmadın mı?” diye sordu.

“Yo,” dedim ona bakmayarak. “Çok kullandım.”

Yalandı. Babam toplu taşımalara asla güvenmezdi. Bu yüzden kendi götürebildiği her yere o götürürdü. Zorunlu kalmadıkça annem, ablamlar ya da ben toplu taşıma kullanmazdık. Kullandığımızda da kısa mesafeler olurdu.

Kurs binasının Beyoğlu’nda oluşu babamı en çok rahatsız eden konuydu. İlk günler beni kendi getirip bırakıyor ve çıkışta da almaya çalışıyordu. Neyse ki 3 gün bile sürmedi. Annemlerin evi Fatih’teydi. Fatih Beyoğlu arası toplu taşımayı yalnız kullanıyor, bazen tüm o mesafeyi yürüyordum.

O gün yeğenimin doğum günü pastasını yapabilmek için Beyoğlu’ndan Büyükçekmece’ye gitmem gerekiyordu. Bu mesafe benim için bir ilkti. Üstelik yanımdaki bu adama da güvenmiyordum. Fakat o gün dış görünüşün ve ön yargıların insanı ne kadar yanılttığını öğrendim.

Benimle Silivri otobüsünün ilk durağı olan Yenibosna’ya kadar geldi. Beni otobüse bindirdi ve otobüs duraktan uzaklaşana kadar kıpırdamadan bekledi. Otobüse bindiğim sıra, “İnmen gerekirse diye bekleyeceğim,” demişti ve evet, durak görünemeyecek kadar geride kalana dek beklemişti. Üstelik numarasını vermiş, bir şey olursa aramamı söylemişti.

Daha sonraları yolunun Yenibosna istikametinde olmadığını itiraf etti. Beni sağ salim otobüsüme bindirene dek ayrılmak istememişti.

Dünya kötüye doğru giderken, böyle adamların varlığını görmek muazzam bir şey.

Sonra ki günlerde en iyi anlaştığım kişi o oldu ve buna benzer birkaç yolculuk daha yaptık.


Üçüncü kurumuzda yani altı ayın içine girdiğimizde sınıf yine aynıydı. Hocamız değişmişti. Almanca hocaları arasındaki en illet kadına denk gelmiştik. Öyle ki kısa süre içinde 20 kişilik sınıfta 7 kişi kaldık.

Kadın Türk asıllı, Almanlar tarafından Almanlaştırılmış ve özünü yitirmiş ırkçı biriydi. Türklere ve Kürtlere ettiği hakaretlere katlanamayanlar bir süre sonra dersi bıraktı. İçimizden biri hocayı yetkilelere söylemeyi teklif etti ama teklifi reddedildi. Bir dahaki kura geçmemiz ne yazık ki o dönemin kuralıyla onun elindeydi. O yüzden onunla iyi anlaşmaya çalışıyorduk. Ona kendisinin de bir Türk olduğunu söylediğimizde, “Hayır, ben Almanım,” diyordu.

Bir şekilde idare ediyoruz derken Ramazan ayı geldi. O yedi kişiden ben de dahil üç kişi oruç tutuyorduk. Bu da hocanın öfkesini kamçılıyordu. Sınıfa her geldiğinde alkollü şeker getirmeye başladı. Masalarımızın ortasına koyuyor, “Tüh, siz oruçlusunuz, di mi?” diyerek gülüyordu.

Sabrettik. O iki ay gerçekten büyük bir sabır sınavı verdik. İki ayın sonucunda sınav günü tüm çabasına rağmen, yedimiz el ele verip onun sınavlarını geçtik. Fakat hiçbirimizi bir sonraki kura geçirmedi. Önce bize sonra sınav kâğıtlarımıza bakıp, “Geçeceğinize inanmadığım için adınızı bildirmedim ve kayıtlar kapandı,” dedi. Onun yüzünden hepimiz açıkta kaldık ve kursa ara vermek zorunda kaldık.

Giderken dönüp bize baktı, “Sayemde güzel bir arkadaşlığınız oldu,” dedi.

Birbirimize baktık ve gülmeye başladık. Evet, hakikaten sayesinde güzel bir arkadaşlığımız olmuştu. Onlardan biri otobüs yolculuğu yaptığım kişi, bir diğeri ise B1 sınıfında yine bir araya geldiğim ve sertifika günü omzumu tutup ilacımı soran kişiydi.


B1 sertifikamı almayı başardığımda hemen başvurumuzu yaptık. Ama eksik evrağımız olduğunu söyleyerek iptal ettiler. Sonra zaten düğün telaşına girdik ve her şey birbirine girdi.

Şimdi her şey tam çözüldü derken, ölesiye korkuyor, tir tir titriyordum.

Çünkü biliyordum. Almanya, yalnızlığımın en uç noktası olacaktı…