Anne olduğunuzda tuvaletten kaç saniyede çıkmanız gerektiğine kadar her şeyi hesaplıyorsunuz. Öyle ağır duygular içine giriyorsunuz ki daha önceden kafanıza taktığınız her şey koca bir saçmalıktan ibaret geliyor. Önceden dünya ayaklarınızın altında seriliyken, anne olduğunuzda koca kainat bebeğiniz oluyor.

En önemlisi karar aşamaları. Hayatınız iki evreye ayrılıyor. Anne olmadan önce ve anne olunca diye. Öncesinde karar vermek çekirdek çitlemek gibidir. Çekirdeği dişlerinizin arasına koyuyorsunuz, içeriği önemli değil, acı da çıksa yutuyorsunuz. Fakat anne olunca karar vermek… İşte en zoru bu. Kendinizden önce bebeğinizi düşünüyorsunuz.

Yaşadığınız yerin bir adı yok. Şehirlerin ismi önemli değil. Çünkü siz zaten bebeğinizin adında yaşıyorsunuz.

Her düşüncenizin ilk kelimesi bebeğinizin adı olunca, yaşam şartlarınızı ona göre düzenliyorsunuz. Artık kafanıza buyruk, deli dolu, ölümcül olamıyorsunuz. İlk gayeniz bebeğiniz için yaşamak. Çünkü yokluğunuzda kimse sizin verdiğinizi ona veremeyecek.

Ben de bu yüzden Serhan’ı dinledim ve maceradan uzak durdum. Hayatımı riske atacak hiçbir adıma ayağımı kaldırmadım.

Serhan döndükten sonra annemin yoğun ısrarına rağmen oğlumla birlikte evimizde kaldık. Hafta sonları en büyük yeğenim benimle kalıyor. Gerçi Murat öyle uysal ve bakımı kolay bir bebek ki yardıma ihtiyaç duymuyorum.

Onu hayatıma kattım ve dolu dizgin yaşamaya devam ettim.

Sabahları yine yürüdüm. Oğlumu arabasına yatırdım ve düzenimin içine kattım. Eve gelince kitabımı elime alıp ona da okudum. Uyuduğu anlar da ise bilgisayarımın başına geçip yazımı yazdım.

Ben klasik bir anne olmamak için, oğlumun hayatına kendimi değil; kendi hayatıma oğlumu ekledim.

Bebeğimle kırk uçurtmamızı aile içinde yaptık. Annem bebek mevlütü yapmak istedi, şiddetle karşı çıktım. Düğünden sonra ayrı yaşadık diye hakkımızda atıp tutan o bencil çevreyi bebeğimden uzak tutacaktım. Annem mevlüt konusunda ısrar edince devreye Serhan girdi ve konu kapandı.


Annem çevresine sözleneceğimizi ilk söylediğinde, arkadaşının kızı yüzsüzce beni aradı ve tam olarak şunları dedi: “Serhan’la sözlenecekmişsiniz, iyi düşündün mü? Ya da Serhan’ın bundan haberi var mı?”
(Ah, zavallım, herhalde bizi annemlerin araya girmesiyle, görücü usulü evleniyoruz sanıyordu.)
“Az önce duyunca hemen aramak istedim, çünkü Almanya’da yaşayan yakışıklı biriyle evlenmek istemen çok saçma geldi. Yani bilmiyorum hiç aynaya baktın mı ama o çocuk seni aldatır bak. Sonradan pişman olma.”

Evet.. Bunları söyleyen kişi için bir sıfat belirtmeyeceğim. Annesi hem annemin hem de kayınvalidemin arkadaşı olduğu için otomatik olarak beni ve Serhan’ı tanıyordu. O gün anneme, “bu kız ne evimize ayak basabilir ne de özel günlerimize!” dedim. Gelin görün ki talih onun yüzünü bir daha bana göstermedi. Çok istemesine ve annemin de mecburiyetten düğün davetiyemizi göndermesine rağmen düğüne gelemedi. Üzüldük mü? Ah, hayır. Herkes kendi çöplüğüne!

Şimdi annemin o dedikodu kazanı olan çevresinden kimseyi oğluma yanaştırmaya niyetim yoktu. Ailem ve dostlarım zaten yanımdaydı.


Mehtap’ın dışında, çok sevdiğim iki arkadaşım var. Onlarla 2013 yılında gördüğüm bir rüya ya da öngörü sayesinde tanıştım.

O sene sürekli rüyamda kuzenimin beni bir apartmanda Arapça dersine götürdüğünü görüyordum. Gittiğim kursta iki kızla tanışıp duruyordum. Uyandığımda kendime, “Arapça mı? Ciddi olamazsın, Eylül!” diyordum.

Arapça’ya hiçbir şekilde ilgim ve alakam yoktu. Aynı rüyayı defalarca görünce kuzenime bahsettim. Bana bir süredir Arapça lisan dersi aldığını söyledi ve beni misafir olarak götürdü. Daha içeriye adımımı atar atmaz rüyamdaki ortamı tanıyıverdim ama gördüğüm o iki kız orada değildi.

Ortamı ve hocaları çok sevince kaydımı yaptırdım. Kuzenim hafta içi her gün gidiyordu. Ben o kadar fazla gidemezdim. Bu yüzden haftanın bir günü olan sınıfı seçtim.

İlk ders günüm geldiğinde ve sınıftan içeri girdiğimde yüzünde kocaman bir tebessüm olan o kızı görüp yanına oturdum. “Selam,” dedi içten bir sesle. “Ben Sema.”

Buz gibi olmuş, konuşamamıştım. Ne Sema’ya ne de hocaya adımı söyleyemedim. Sonra kapı tıklandı ve geç kaldığı için özür dileyen öteki kız geldi, hemen önüme oturdu. Onun da adı Elif’ti.

Bunlar onlardı. Rüyamda gördüğüm ve bugün hala yanımda olan o iki kız.

Derslere fazla devam edemedim. Sürekli devamsızlık yapıyordum. Hatta Elif’le birlikte defalarca dersi kırmışlığımız bile oldu. O kursun amacı üçümüzü bir araya getirmekti ve bir süre sonra üçümüz de dersleri bıraktık.

Sema evli, Elif’te benim gibi evlilik karşıtıydı. Gerçi ben evlenip anne oldum ama Elif hala bekar.

Hayat size üç tane dost sunuyorsa, fazlasını istemeyin. Üç güzeldir.

Oğlum iki aylık olmuştu. Sema ve Elif’le buluşmak için evden çıktım. Sema’nın da bir buçuk yaşında bir kızı var. “Benim evde rahat rahat oturalım mı?” dedi, biz de iki çocukla rezil olmamak için kabul ettik.

Önce Elif’le buluştuk. Birlikte Sema’nın evine giden o dik yokuşu indik.

Murat, Sema’yı ve Elif’i seviyordu. Hastanede ilk gün yanıma gelmiş, Murat’a o içten gülümseyişleriyle merhaba demişlerdi. Oğlumun kimi sevip sevmeyeceğini daha o an anlamıştım.

Bebek arabasını apartmanın giriş katında bırakıp üst kata çıktık. Sema kapıyı açar açmaz mis gibi kokular apartmana yayıldı. Sema bizi şişmanlatmak için yıllardır elinden geleni yapar ve olan yine bana ve Elif’e olur. Onun evinden çıkınca yediklerimizi yakmak için yürüyüş yaparız.

Hamilelik sürecinde toplamda 10 kilo aldım ve şuan sadece 4 kilom kaldı. Ne hamileyken ne de doğumdan sonra yürümeyi bırakmadım. Tüm günü yatakta geçirme fikri zaten delirtecek kadar korkunçtu.

Sütüm olsun diye gereksiz şeyler yemiyorum. Su içiyorum. Tekrardan söylüyorum, hayattaki en büyük şansım ablalarım ve ikisinin toplamda beş çocuğu olması. Ayrıca beş çocuğun huyu da farklı, çocuklar hakkında gerekli gereksiz bir ton şey biliyorum.

Kendimi yeme konusunda frenlemekte ne kadar başarılıysam, Sema’nın yaptıklarını yememe konusunda da o kadar başarısızım.

Elif’e, yine fazladan iki saat yürüyeceğiz, bakışı atınca oğlumu gösterdi. Kahkaha atarak omuz silktim. “Sema teyzesi bakar,” diyerek masadaki yerime geçtim.

“Bakarım tabi,” dedi Sema. “Şu bal surata kim bakmaz!”

Murat pusetinin içinde, Sema’nın kızı Betül’e sırıtarak bakıyordu.

Masada ne varsa silip süpürdükten sonra üstüne de Türk kahvesi içtik ve koltuklara yayıldık.

Murat’ı emzirip uyutmuştum ki Serhan aradı. Sesi mutluluktan gökyüzüne çıkmışta rüzgardan yayılıyor gibi geliyordu. Ama ondaki mutluluk beni anında ürpertti.

“Sana demiştim, bitti, hayatım, bitti! Vizeniz az önce geldi. Bilet bakıyorum şuan ama tarihini sen seç istiyorum,” dedi Serhan.

Bir şey söyleyemeden merakla beni izleyen arkadaşlarıma baktım. Yüzümün renginin attığının farkındaydım. Onlar da en az benim kadar dehşete düşmüştü.

“Tamam,” diye geveledim. “Seni birazdan arayayım mı?”

“Seni çok seviyorum, unutma.”

“Hı hı,” diyerek başımı salladım, sanki Serhan görebilecekmiş gibi.

Telefonu kapattığımda Sema soru sormaksızın bana sarıldı. “Neden hep benim evimde,” diye sitem etti.

Ne söylemek istediğini anlamıştım.

Yıllar önce Serhan evlenmek istediğini ilk dile getirdiğinin saatler öncesi onunla kavga etmiş ve Sema’ya gelmiştim. Ciğerim sökülürcesine ağlayarak Serhan’ı terk edeceğimi söylemiştim. Ardından Serhan aramış ve, “Anneme söyledim,” demişti. “Anneni arayıp seni isteyecek.”

Sema o gün de telefonu kapattığımda bana sıkıca sarılmıştı. Ama o zaman Serhan’ı haklı görerek evliliğe beni ikna etmişti. Zaten hemen arkasından Serhan’ın masallarla yarışan evlilik teklifi gelmişti.

Sema yanaklarımı öpüp, “Oğlunu babasıyla büyütmen gerekiyordu zaten,” dedi. “Biz hep buradayız.”

Serhan sözünü tutmuştu. Takvim 11 Mart olmuş, baharla vizemi almıştı…