2004 yılının kış ayında, bir ayazda kaybolmuştu Umut. Yani en azından herkes öyle biliyordu. Bu koca bir aldatmacadan ibaretti. Gerçek, kışın dondurucu ayazından daha dehşet vericiydi.

Ufuklar üç kardeşti. En küçükleri Umut’tu. Bir de ablaları vardı. Beş kişilik bir aile için babasının kazancı oldukça azdı o zamanlar. Umut ortadan kaybolduğu yaz, ailecek İstanbul’u terk etme sebepleri sanıldığı gibi evlat acısı değildi. Babaları, en küçük çocuğunun kaybından kısa süre sonra zenginliğin kapısını açmıştı. Şehri terk etme sebebi, dikkat çekmemekti.

Birkaç yıl içinde İstanbul’a ülkenin başta gelen zenginlerinden olarak dönmüştü. Kimse babasının nasıl zengin olduğunu bilmiyordu. Anneleri dahi. Kadıncağız evlat acısından zaten yataklara düşmüş, geride kalan iki çocuk gelişi güzel büyümüştü.

Babaları iki çocuğunun altına birer araba çekmiş, cüzdanlarını kabartmıştı. Başka da yaptığı bir şey yoktu. Ufuk’un ergenlik çağında alkole sığınmasının ve sonrasında bir otel odasında beni aldatmasının altında yatan yegâne sebep buydu. Acılı bir anne, ilgisiz bir baba, sınırsız para…

Ufuk bunları bana 2009 yılında ağlaya ağlaya anlatmıştı. O vakitler istediği tek şey benimle mutlu bir gelecekti. Beni aldattığı güne dek bunu başarmıştı.

Ben hayatından tamamen çıktıktan sonra korkunç gelecek yakasına sıkı sıkıya yapışmıştı. Annesi üç yıl önce öldüğünde Ufuk ona Umut’u bulacağına dair söz vermiş ve kardeşinin peşine düşmüştü.

Bulmuştu da. Başarmıştı. Ama bulduğu şey sadece kardeşi olmamıştı. Babasının ani zenginliğinin korkunç gerçeğiyle de yüzleşmişti.

Umut ne evden kaçmış, ne de kaybolmuştu. Umut evden babası tarafından çıkarılmış ve hiç tanımadığı adamlara satılmıştı.

Hepimiz, her birimiz bu kirli dünyanın piyonlarıyız. Kurulu düzen her an bizden birini kimliğimize bakmaksızın feda edebilir. İnfazlar, yaşadığımız her saniye olurken, sıradakinin kendimiz ya da yanımızdaki olmayacağını bilemeyiz.

Umutla doğum yaptığım günden dört gün sonra buluştum. Bana babasının onu nasıl sattığını, neler yaşadığını anlatırken kanım dondu.

Kirli dünyanın en güzel örneğiydi Umut. Öz babası tarafından satılan masum çocuk, karanlık bir adama dönüştürülmüştü. Küçücük bedeninin yaşadıklarına katlanabilmek için büyümüş, kendini korumak için karanlığa bürünmüştü.

Nihayetinde onun da Harun’lardan pek farkı kalmamıştı. Zaten Ufuk’u onlara götüren Umut olmuştu.

Ufuk, Harun tarafından vurulduğunda ağabeyini kanlar içinde bulmuş ve kendi doktorlarının olduğu yere götürmüştü. Sonrasında beni götürdüğü yer de orasıydı. Umut için çalışan doktorlar vardı, cebleri doluyor ve karşılığında sessizce işlerini yapıyorlardı.

Ağabeyini kurtarmayı başarmıştı başarmasına ama bir şeylerin ters gittiği belliydi. Ufuk sık sık bayılıyor, bir anda her şeyi unutabiliyordu. Fakat unutmadığı bir şey, ufacık bir ayrıntı vardı; ne olursa olsun silinmiyor, belleğinden yok olmuyordu. O da bendim.

Böylece Umut benim peşime düşmüştü. Ağabeyinin aklını ve sağlığını geri getirebilirim sanmıştı. Bu yüzden Ufuk’u, arkadaşımın profesörüne götürmüş ve arkadaşımdan dosyayı bana iletmesini istemişti.

Zaten ben her zaman tesadüf diye bir şeyin olmadığını savunmuştum. Ufuk’un o hastahaneye gitmesinin de tesadüf olmadığını tahmin etmeliydim.

Başlarda her şey Umut’un planladığı gibi gitmişti. Ufuk yanımda mutlu ve tamdı. Hafızasında kayma yaşanmıyordu. Biz her buluştuğumuzda Umut’ta bizi izliyordu. Ağabeyi benim yanımdan onun yanına gittiğinde birkaç dakika daha aynı halde kalıyor sonra bizim hiç ayrılmadığımızı savunmaya başlıyordu.

Umut, Ufuk’un benimle Serhan’ı ayırma planları yaptığını anlar anlamaz bizim görüşmemize engel olmaya çalışmış. Ama işler, karnımdaki bebeğin babası olduğunu iddia ederek, sinir krizleri geçirmeye başlamasına kadar gitmiş. Doktorlar ilaçlardan iğnelere geçiş yaparken zamanının azaldığını dile getiriyorlarmış.

Ufuk’un beynindeki hatıralar birer birer solarken, ona ufak oyunlar oynuyormuş. Bu da onun gerçek ve hayali ayırt edememesine yol açıyormuş. Ufuk yavaş ve sancılı bir şekilde ölürken, bir akşam aklı yerinde olduğu vakit Umut’a yalvarmış. Ondan, kendisini öldürmesini istemiş. Acı çekerek, kıvranarak ölmektense tek seferde mutlu ölmeyi istiyormuş. Benim yanımda, aklı oyun oynamadığı bir anda…

Umut bu isteğe ne kadar dirense de nihayetinde pes etmiş. Çünkü, Ufuk kendi ve benim için bir kiralık katil tutma arayışındaymış. Beni, onun olmadığı bir dünya da Serhan’la bırakma fikrindense, onunla ölmemi istiyormuş. Bunun için planlar yapıp, katil aramış.

Umut tüm bunları anlatırken, Ufuk’un yaptığı planları da önüme serdi. Her şey gözlerimin önündeydi.

Böylece Umut, beni ve bebeğimi kurtarmak için, kendi ağabeyini ölümün kollarına erken yollamayı seçmiş.

Sadece Ufuk’u vursa, orada yaygara kopartacağımı bildiği için beni de vurmak zorunda kalmış. Bacağımdaki iz, ufak bir sıyrıktan kalma. Mermi bacağıma saplanmamış, sıyırmış.

Evet, Ufuk ölmüş. İçimde koca bir boşluk bırakarak gitmiş.

Umut cenazede babasıyla yüzleşmiş ve bu yüzleşme benim dahi hayatımı etkileyivermişti.

“Tek bir şey,” dedi Serhan. “Bugün ya da yarın ve yahut gelecekte bir gün, senden vazgeçmem için tek bir şey gerekir: Beni gerçekten sevmez ve istemezsen. Başka hiç bir şey seni benden alamaz!” dedikten sonra birkaç saniye sessizce bekledi. “Şimdi gözlerime bak ve gerçeği söyle. Çünkü dilin ne derse desin ben gözlerinde bana duyduğun aşkı göreceğim.”

Gözlerimi yumarak derin bir iç çektim. Söyleyeceğim cümleyi birkaç kez tarttım.

“Sorun ne, Eylül?”

Yavaşça açtım gözlerimi, “Dünyanın en zengin adamlarından birinin oğlunu öldürmekle suçlansaydın, ne yapardın?” diye sordum. “Bizi korumak için, bizden vazgeçer miydin?”…