~ 10 Gün Sonra ~

Parmağımın tersiyle oğlumun pürüzsüz yanağını okşuyor ve ara ara eğilip onu öpüyordum.

Serhan’ın eli başının altında, bakışları bizdeydi. İş yerinden bir aylık izin almıştı ve on günü bitmişti bile. Yirmi gün sonra geri dönecek, beni oğlumla baş başa bırakacaktı. Fakat kısa süre sonra ikimizi bir yanına alabileceğinden bahsedip duruyordu. Artık baba olmuştu ve kanunlar, çocuk olduğu zaman kolaylık tanıyordu. Gider gitmez oğlu olduğunu bildirerek başvuru yapacağını anlatıyordu.

Onunla yaşamayı elbette istiyordum. Oğlumuz babasız kalmasın, bütün bir aile içinde yaşasın istiyordum. Ama ailemi ve düzenimi bırakıp, ufacık bebeğimle başka bir ülkeye gitmek…

Üstelik her şey böylesine birbirine girmişken…

Bakışlarımı onun mutlulukla parlayan gözlerine kitledim. Yataktaydık, oğlumuz ikimizin arasında yatıyordu. Beşiği yatağın hemen yanında duruyordu. Serhan uzanıp önce beni sonra bebeğimizi öptü. “Onu artık beşiğine yatıralım mı?” diye sorunca hafifçe başımı salladım.

Murat’ı beşiğine Serhan yatırdı ve yatağa geri döndüğünde beni kollarına alarak, “Durgunsun,” diye fısıldadı. “Anlatmak ister misin?”

Başımı kaldırıp gözlerine baktım. “Gelmek istemiyorum. Her şeyi bırakıp seninle gelmek…”

Cümlemi bitiremeden dudaklarıyla dudaklarımı kapattı. “Söyleme bunu,” diye mırıldandı. “Seni, oğlumuzu; ailemi yanımda istiyorum. Siz olmadan daha fazla dayanamam.”

Başımı sallayarak geri çekildim. “Gece çalışıyorsun, Serhan. Sen geceleri yokken, bilmediğim bir şehirde, yabancıların arasında küçücük bir bebekle ne yaparım? Ya gece bir şey olsa? İş yerin eve uzak, çıkıp gelemeyeceksin. Tamam, burada da geceleri yalnızım ama annem iki, ablamlar dört sokak aşağıda oturuyor. Bir şey olsa yanıma beş dakika içerisinde koşacak koca bir ailem var. Orada ne yaparım bir başıma?”

“Haklısın, her söylediğin doğru. Ama hayatım, biz nelerle başa çıktık, sen neler başardın, bir düşünsene; bu seni korkutmamalı. Seni bilirim ben, üstesinden gelemeceğin hiçbir şey yok.”

Sessiz kalma hakkımı kullanarak burnumu onun boynuna sürttüm. Çenemi tutup başımı kaldırdı, burnumdan öperek, “Asıl sebep ne?” diye sordu. “Gelmek istememe sebebin ne?”

Haklıydı, korkmuyordum. Yabancı bir ülkede, geceleri birkaç saat oğlumla yalnız kalmaktan korkmuyordum. Ama gidemezdim. Şimdi olmazdı.

“Anlat bana,” diye inledi. “Benden uzaklaşma Eylül. Neler olduğunu, neler yaşadığını, neden benimle gelmek istemediğini.. Bana her şeyi anlat.”

Yapamazdım, anlatamazdım. Nasıl anlatabilirdim ki? Ne diyecektim?

Eski sevgilim önce benim yüzümden beyninde kurşunla yaşamak zorunda kaldı, sonra da öz kardeşi tarafından öldürüldü; ah, şey ben de aynı kişi tarafından vuruldum ama iyiyim, şimdi de bizi vuran o çocuğu ve kendimi kurtarmak zorunda olduğum için seninle gelemem, mi diyecektim…

Diyemezdim.

“Yayıneviyle görüşmem gerekiyor, biliyorsun. Uzun bir süreç olacak..”

“Yapma Eylül! Daha önce de kitabın çıktı, işleyişin nasıl olduğunu ikimiz de biliyoruz. Bu bir bahane değil. Kaldı ki zaten başvuru yaptığımda, hemen yarın gelmeyeceksin. Bana bahane değil, gerçeği söyle.”

Kolları arasından sıyrılarak doğrulup oturdum. Başımı ellerimin arasına aldım ve doğru kelimeleri aradım.

Tüm olanlar beynimden akıp geçerken, Serhan kollarını belimden karnıma doğru geçirerek beni sardı. Dudağı önce omzumda, sonra boynumda dolaştı. “Tamam, bana anlatmak zorunda değilsin,” diye fısıldadı. “Ama artık benimle yaşamalısın. Sensizliğe daha fazla katlanamam. Lütfen, beni daha fazla sensiz, bir başıma bırakma.”

Gözümden süzülen minik damlaları ona belli etmeden çabucak sildim.

“Özür dilerim,” diye mırıldandım. “Belki de..” duraksadım. Gözlerimi yumdum ve, “Belki de ayrılmayız,” dedim.

Ağzımdan çıkanlarla birlikte, Serhan’ın nefesinin donduğunu hissettim. Soru sormaksızın yüzümü yüzüne döndürdü.

O bakışlarda öyle çok anlam yüklüydü ki tüm kelimeler kıfayetsiz kalırdı…