Bölüm 32: Kış Bebeği

3 OCAK 2020 / Gece 02.30

Saati fark edince bilgisayarda yazdıklarımı toparladım ve son umutla sabah göndermek üzere hazırladığım maili kaydettim. Son zamanlarda kitabımla ilgili iletişime geçtiğim yayınevlerinden hiçbir olumlu geri dönüş almadım. Sabah yeni bir yere daha başvuru yapacağım.

Artık yorulmaya başlıyorum. Ruhum bedenimden daha yorgun. Yayınevleri, şiş karnımdan daha çok baskı uyguluyor. Fakat umudumu yitirir ve pes edersem yaşamın anlamını kaybedeceğimi biliyorum.

Çalışma odasından, yatak odasına geçtim. Yatağa yatmak üzere yorganı kaldırdığımda kasığıma ani ve ince bir sancı saplandı.

Derin derin nefes alarak kendimi yavaşça yatağa bıraktım.

Sancı gittikçe artıyordu. Elimi karnıma koyup, “Lütfen,” diye fısıldadım. “Lütfen bebeğim, baban olmadan olmaz.”

Her kızın ve her kadının çevresinde mutlaka doğum anıları konuşulur. Aslında her kız ve her kadın doğum hakkında bilgi sahibidir. Günümüzde küçük çocuklar bile doğumun nasıl olduğunu bilir. Leylek masalı mazide kalmıştır.

Bir arkadaşım doğumuna saniyeler kala hastahaneye yetişmişti. Bu, doğum yaptığını anlamadığı için değildi. Hastahaneye gittiğinde ona suni sancı vermelerinden korktuğu içindi. Bu yüzden son ana kadar dişini sıkmış ve kocasına dahi bir şey söylememişti. Kızlara doğum hikayelerini anlatan bazı gereksiz insanlar, aptal yere onları korkutur. Bu yüzden bir çok kadın bebeğini kollarına almaktan ölesiye korkar.

Benim korkum, yaşayacağım doğum sancıları ya da yırtılacak yerlerim değildi. Ben Serhan’sız doğum yapmaktan korkuyordum. Ve dahi bir katilin eline bebeğimi doğurmaktan…

Son giren sancı öyle bir içime işledi ki, vücudum iki büklüm oldu. Yatakta, Serhan’ın olması gereken boşluğa baktığımda gözyaşlarım yanaklarımı yaktı. İçimi saran çaresizlik dışıma taştı. Hayatım boyu bir çok şeyle mücadele ettim. Çoğu şeyin üstesinden tek başıma geldim. Ümitsiz olduğum anlar oldu belki ama hiçbir zaman şimdi olduğum kadar çaresiz olmadım. Karnımın altı alev alev yanarken, kollarım tir tir titriyordu. Soğuk ve sıcağın arasına sıkışan kalbim saf çaresizlikle doluydu. Düğünden sonraki aylarda dahi çaresizliği böylesine güçlü hissetmemiştim.

Oysa yolun başında hiçbir şeyi böyle hayal etmemiştik. Düğünü ayrı kalmayalım diye erteleyip durmuş, sonra da ayrılığın dibine vurmuştuk. Böyle olmamalıydı. Serhan’sız olmamalıydım. Onsuz hamileliğimi geçirmemeli, doğuma gitmemeliydim.

Gitmemeliydim…


Uzun ve derin nefesler alıp verdim. Her şeyin aptal bir rüyadan ibaret olduğunu hayal ettim. Az sonra, Serhan’a aşık olduğum o ilk günde uyanacağım ve tüm bunları yaşamamak için başka bir yol bulacağız.

Defalarca gözlerimi yumup açtım.

Uyanmadım.

Gerçekti.

Kalbimin sesini dışa vurdum. Ne de olsa yapayalnızdım. Avazım çıktığınca haykırdım. Gözyaşlarım çığlıklarıma karıştı.


Bebeğim var gücüyle tekme atana kadar ağlamaya devam ettim. Onun, “ben buradayım,” uyarısı beni kendime getirdi. O buradaydı, içimde ve dışarı çıkmak istiyordu.

Yaşlarımı silmeksizin, telefonumu elime alıp doktorumu aradım. Ona sancıyı ve ne sıklıkla girdiğini anlattığımda, hemen hastahaneye gelmem gerektiğini söyledi.

Gücümü toplayıp ayağa kalkmadan önce Serhan’a bir mesaj gönderdim. Yavaş ve dikkatli haraketlerle giyindikten sonra dolaptan arabanın anahtarını ve bebek için hazırladığım çantayı aldım.

Arabaya yerleşmeyi başardığımda bir an durakladım ve geçen ay gördüğüm öngörüyü düşündüm. Saate baktım. “03.25”.

Hastahaneye yalnız gitmemeliydim. Ama eğer yalancı bir sancıysa kimseyi uykusundan etmek istemiyordum. Ellerimi direksiyona koyup ağzımdan nefes alıp verdim.

Düşündüm. Beynimi patlatırcasına…

Bunu yalnız yapamayacağımı biliyordum. Cebime koyduğum telefonu çıkarıp ablamı aradım.

Dört uzun çalmadan sonra ablamın uykulu sesi hattın öteki ucundan duyulunca, hıçkırıklarımı tutamadım.

Ablam ağladığımı duyar duymaz, uykulu sesini dağıttı ve ne olduğunu sordu.

Ona sancımdan bahsettim, daha doğrusu geveledim.

“Hemen çantanı al ve bekle. Seni almaya geliyorum,” dedi.

Arabada olduğumu, onun kapısına kadar arabayı kullanabileceğimi söyledim. İstemedi. Arabanın içinde beklememi söyledi.

Gelecekti, birlikte hastahaneye gidecektik. Doktorum, evet doğum başlamış, derse ablam ailemize haber verecekti.

Telefonuma baktım, Serhan henüz mesajımı görmemiş. Arama tuşuna basıp bekledim.

Açmadı.

Daha çok ağladım.


10 dakika geçmemişti ki ablam geldi. Kendi arabasından inip, benim onun arabasına geçmeme yardım etti.

Son haftalarda annem ısrarla onlarda kalmamı istemişti. Aynı teklifi ablalarım da yapmıştı. Ama ben bebeğimi 19 ocakta doğuracağımdan o kadar emindim ki… Serhan da biletini öyle ayarlamıştı. Doktorum erken doğum riskinden bahsetmemişti. Her şey yolundaydı ve bebek vaktinde gelecekti.

Hastahaneye vardığımızda bizi doktorum karşıladı. Onu görmek içimi öyle bir rahatlattı ki..

Muayene ettikten sonra gözlerimdeki endişeye bakarak, “Doğum başlamış,” dedi. “Seni doğumhaneye almak zorundayım.”

Burnumdaki sızının dışarı yaş olarak akmasını engellemek istercesine başımı iki yana salladım. “Serhan yok,” diye inledim. Doktoruma sarılıp ağlamak ve bebeğimi birkaç gün daha içimde tutması için yalvarmak istiyordum.

“Yapılabilecek bir şey yok, Eylül. Bunu sen de biliyorsun. Bebeğin neredeyse doğum kanalına girmiş.”

Elimin tersiyle sertçe gözlerimi ve yanaklarımı sildim.

“Serhan’ı araman için birkaç dakika izin veriyorum. Sonra seni doğumhaneye götürecekler. Ben de şimdi hazırlanmaya gidiyorum, tamam mı? Doğumhanede görüşürüz.”

Doktorum odadan çıktığında ablam telefonumu uzattı.

Arama tuşuna bastım ama telefonu kapalıydı. Sinyale düştü. Kapattım ve mesaj attım.

“Bebeğimiz geliyor, hastahanedeyim.
Yanımda, yanımızda olmalıydın…”

Telefonumu ablama geri verirken, “Benimle gel,” dedim. “Oraya yalnız girmek istemiyorum.”

Ya o çocuk doktorumu da Ufuk’u öldürdüğü gibi öldürür ve… Hemen bu düşünceyi kafamdan attım.

Ablam başta itiraz etse de dayanamayıp kabul etti. Öteki ablamı aradı ve hastahanede olduğumuzu haber verdi. Annemle babama söyleme görevini de ona devredip benimle bir o da hazırlandı.

Hayat ne garipti. Beni büyüten ablam, şimdi de doğuma benimle girecekti. Kaç kişinin ablası böyleydi? Ablalarım kocamdan daha çok yanımda olmuştu.

Hemşire ve hasta bakıcı, bizi götürmek için geldiğinde hazırdık. Yüreğimde koca bir boşluk, midemde devasa bir ağrı vardı.

Doğumhanenin kapısına yaklaştığımız sıra, nefesim kesildi. Bunun psikolojik bir etken olduğunu düşündüm.

Değildi.

Dengemi kaybettim, burun deliklerimden içeri giren hava nefes borumdan aşağı inmiyordu. Ablam düşmek üzere olduğumu görür görmez beni kavradı.

Nefes almaya çalışırken gözlerimin önüne gelen iki görüntü oldu.

İlki, aylar önce karanlık ve rüzgarın beni alt etme çabasıydı. O gün bebeğimi kaybettiğimi görmüş, hatta yaşamıştım. Şimdi o öngörüdeki ölen kişinin kendim olduğu hissine kapılmıştım.

İkinci görüntü Ufuk’la vurulduğumuz güne aitti.

Boğazımdan nefes almaya çalıştığıma dair sesler çıkarken, birkaç metre ötede duran oğlanı gördüm.

Buradaydı.

Ben nefes almak için çırpınırken, o koridorda durmuş bana bakıyordu…

Bir Cevap Yazın

Önceki yazıyı okuyun:
Bölüm 31: Hayaller, Gerçekler ve Öngörüler…

Haftalar geçti. Ufuk'la ilgili hiçbir şey bulamadım. Ne dirisine ne ölüsüne rastladım. Adeta yer yarılmıştı da Ufuk'u içine çekmişti. Hislerim...

Kapat