Haftalar geçti. Ufuk’la ilgili hiçbir şey bulamadım. Ne dirisine ne ölüsüne rastladım. Adeta yer yarılmıştı da Ufuk’u içine çekmişti. Hislerim o gün vurulduğunda öldüğünü söylüyordu ama ailesi de dahil olmak üzere kimse cesedine ulaşamamıştı.

Eğer bacağımdaki dikiş izi olmasa, Ufuk’un hayali karakterim, yaşanan günlerin de birer rüya olduğuna inanacağım.

Yine de zaman zaman Ufuk’un ve onunla geçen günlerin birer hayal olup olmadığını sorgularken buluyorum kendimi.

Bizi vuran çocuğa dair de bir şey bulamadım. O günden aileme ya da Serhan’a bahsetmedim. Serhan geldiğinde bacağımdaki izi sormasın diye, vazo kırıp camını bacağıma sapladım. Dikiş gerektirecek bir kesik değildi ama uzak ilişkinin avantajı buydu. Ona kanlı bacağımın fotoğrafını gönderdim ve hastaneye gidip dikiş attırdığımı söyledim. O da bana, sakarlıkta master yaptığımı söyledi ve konu kapandı. Ölmediğim sürece Serhan için herhangi bir sorun yoktu. Belki öldüğümde bile olmazdı.

Fakat uzaktayken hissettiklerimin çoğu gerçek değildi. Ona uzak olduğumda koca bir aldatmacanın içinde oluyordum.

Olaydan iki hafta sonra geldiğinde, bacağımdaki dikişe uzun uzun baktı. O an aslında başıma gelen her şeyin onu ne kadar yaralayabildiğini gördüm. Gözlerindeki acı, yüreğimi okşadı.

Bacağımdaki dikişin sebebinin sakarlığım değil, kurban oluşum olduğunu bilseydi… Bacağımı deşenin vazo değil, mermi olduğunu… Sertçe yutkundum. Yalanımın bir gün ortaya çıkmaması için sessizce dua ettim.


Kasım bitti. Ağaçlar tüm ölü yapraklarından arındı. Aralık kar soğuğuyla birlikte geldi ve hamileliğimin sonuna doğru yaklaştım.

Murat’ın her yerde kartanesi olan mavi beyaz odasını bitirdik. Son günlerde artık düşünmek istediğim tek şey oğlumdu. Ufuk’u aramaktan vazgeçmiştim.

Her aralığın son haftası olduğu gibi bu yıl da Serhan yanımdaydı. İkimiz de bahar aylarını severiz. Ben sonbaharın, Serhan ilkbaharın gelişiyle doğmuş. Ama bizi birbirimize bağlayan mevsim kıştı.

Onu yıllar sonra ilk defa kışın görmüştüm. Başında gri bir bere, kırmızı bir burun.. Ablasının kapısında, elleri cebinde dikiliyordu. Sırtı duvara dayanıktı. Beni gördüğünde doğrulmuş ve biçimli, sarıya çalan kaşlarını havaya kaldırarak bakmıştı. Ben de karşımda onu görmeyi beklemiyordum. O gün içimden, “vay be!” demiştim. “Yıllar onu hiç değiştirmemiş.” Ama ona karşı kalbimde bir kıpırtı olmamıştı. Serhan ise beni ilk gördüğü an anlam veremediği bir duyguya kapıldığını itiraf etmişti.


Bir sonraki kış, boğaza nazır bir evlilik teklifi almıştım.

Kahve bağımlılığımın getirdiği bir kupa sevdam var. Serhan evlenme teklifinden aylar önce, bana hayatımın en güzel kupasını vereceğini söylemişti. Dalga geçtiğini sanmıştım.

2015 yılının Aralık ayında, beni önce okuduğum romanların içine sokmuş, sonra da dediğini yaparak hayatımda aldığım en güzel kupayı vermişti.

O gün, 20 Aralık 2015 günü, helikoptere binip tüm İstanbul’a tepeden bakmıştık. Sonra Boğaz Köprüsünün hemen yanında bir yere girdik, bana kendi eliyle çay servisi yapacağını söyledi.

Havada kar kokusu vardı.

Daha biz sipariş vermeden masaya bir çay termosu ve iki kupa geldi. O an aslında anlamam gerekirdi. Anlamamıştım.

Garsona bakıp, şaşkınca “yanlış getirdiniz galiba,” dedim. Garson tembihlemiş gibi sırıtarak gitti. Bir şey söylemedi.

Ah, elbette tembihlenmişti!

Serhan çay termosuna uzandığında titriyordu ve burnu onu ilk gördüğümdeki gibi kıpkırmızıydı. Titreyen elini tutarak, “İstersen ben koyayım,” dedim. Başını iki yana salladı. Termosu aldı ve önce benim önümde duran siyah kupaya koymaya başladı.

“Bu kupa senin için,” dediğinde başımı eğip kupaya baktım ve siyah kupanın renk değiştirmeye başladığını gördüm. İşte o zaman her şey yerine oturdu.

Kupada Serhan’ın evlilik teklifi yazılıydı. Ben şaşkınca kupaya bakarken cebinden bir yüzük kutusu çıkardı ve malum soruyu soruverdi.

Daha o gün bitmeden bulutlar bize armağanını sundu. Kartaneleri avuçlarıma dökülürken kalbimiz sarmalandı.

İki gün sonra yağan kara rağmen sözümüzü yaptık. Her şey çok hızlı oluvermişti. Dışardaki karı içeri almak istercesine evin içini kartaneleriyle donatmıştık.

Geçmişimize dönüp baktığımızda aşkımıza en cömert davranan mevsimin kış olduğunu görüyoruz.

Yüzümü Serhan’ın göğsüne bastırıp kokusunu içime çekiyorum. Kalbimde ve aklımda onun aşkından başka bir şey yok. Mutluyuz, birlikteyiz, az evvel yıl dönümümüzü kutladık. Ama maalesef yarın geri dönüyor.

Başımı kaldırıp yüzüne baktım.
“Doğumda yanımda olacaksın, di mi?”

Doğum yaklaştıkça içimi bir korku sarıyor. Hamileliğimi yalnız ve başıma gelenlere rağmen başarılı geçirmiş olabilirim ama o doğumhaneye onsuz girmek istemiyorum.

Burnumu öperek başını salladı. “Ne zaman verdiğim sözü tutmadım? Yanında olacağım, elini tutacağım ve oğlumuzu birlikte karşılayacağız. Söz veriyorum.”

İçimde bir yer Serhan’ın ilk defa verdiği sözü tutamayacağını söylüyordu. Hemen bu fikri kafamdan attım.

Yalnız yapmadığım tek şey oğlumdu ve o doğumhaneye de yalnız girmeyi reddedecek, Serhan gelene kadar doğurmayacaktım.

“Çok az kaldı,” diye fısıldadım.

“Biliyorum,” dedi ve kemiklerimden gelen çıtırtılara rağmen sıkıca sarıldı.


Serhan’ın yanında bir öngörü göreceksem, bu genelde uykumda oluyor. Yalnız uyumaya alışık olduğumdan, o varken derin uykuya geçemiyorum. Böylece gecenin tüm dostları bana düşmanlık ediyor.

Uykuyla uyanıklık arasında olduğum bir sıra kendimi soğuk bir koridorda, sedyenin üstünde kıvranırken gördüm. Serhan yoktu, hastaneye tek başıma gitmiş ve doğuma yalnız giriyordum.
Buzhaneye benzeyen doğumhaneye girdiğimde çığlıklarım duvarları tırmalıyor. İçeride yüzlerini daha önce görmediğim bir sürü beyaz önlüklü kadın var. Kendi doktorumun gelmesini beklerken, genç bir oğlan geliyor. Çıkmasını, doğumda erkek istemediğimi söylüyorum ama kimse beni duymuyor. Başımın yanına gelip sakince saçımı okşadığında, onun doktor olamayacak kadar küçük olduğunu görüyorum. Yüzü tanıdık, tebessümü ürkütücü.

“Çok hızlı olacak,” diyerek kapıyı işaret ediyor. Dehşetle başımı sallayıp kalkmaya çalışıyorum. Beni tutuyorlar. Oğlanın gösterdiği kapıya bakıyorum, aralık ve..

Kapıda kan lekeleri var. Daha dikkatli baktığımda Ufuk’un cansız bedenini görüyorum. Başımı çevirip doktor önlüğünün içindeki oğlana baktığımda, onun bizi vuran çocuk olduğunu anlayıveriyorum. Bana göz kırpıp, oğlumu almak için bacaklarımın arasına eğiliyor.

Attığım çığlıkla birlikte yataktan fırlıyorum. Serhan hemen beni kolları arasına çekerek saçlarımı öpmeye başlıyor.

“Geçti, aşkım. Sadece bir rüyaydı. Yanındayım.”

Serhan rüya olduğunu düşünüyor ama ben öyle olmadığını biliyorum. Doğuma onsuz gideceğimi ve o çocuğun orada olacağını biliyorum.