Hayatınızın son günleri olsa ne yapmak isterdiniz?

Ufuk yaprakların arasında oturmayı istedi. Yeşilden turuncuya, turuncudan sarıya dönen yaprakların arasında oturduk. Ölümden değil de yaşamdan konuştuk. Sanki hiç ölmeyecekmişiz gibi. Sanki az sonra bizim için kıyamet gelmeyecekmiş gibi…


Ağaçların arasından bir silüet geçti. Öyle hızlıydı ki, bir an için göz yanılması sandım. Fakat çok geçmeden bir o kadar tanıdık ve bir o kadar da yabancı bir ifadeyle çarpıştı gözlerim. Başta aldırış etmedim.

O sırada konumuz nasıl olduysa yine ölüme geldi.

“Anneanneni kasım ayında kaybetmiştin, di mi?” diye sordu Ufuk.

Yavaşça başımı salladım. Sonbaharı sevdiğim kadar kasım ayından da o denli nefret ederim. Sevdiklerimin bir kısmını kasım da, bir kısmını aralıkta kaybettim. Bu iki ay hüzün çöker yüreğime. Birden boğazımda bir yumru oluştu. Ufuk’u da bu iki aydan birinde kaybedeceğimi fark ettim.

Ağaçların dalları salladı. Ufak bir rüzgar tenimizi okşadı.

“Dünyaya bir kez daha gelsek ve yollarımız tekrar kesişse, bir şansımız olur muydu?”

Sorduğu soruyu en içten dileklerimle kalbime ilettim. Omuzlarımı silkerek, “Üzgünüm,” diye fısıldadım. “Dünyaya milyon kez gelsem, her seferinde Serhan’ı severdim. Onu tekrar tekrar sevmek, sanırım aşkların en güzeli.”

“Mesafelere rağmen mi?”

“Biz ona ‘Uzak Beraberliğimiz’ diyoruz. Ve evet, Uzak Beraberliğimize rağmen.”

Yüzünde oluşan gölgeyi defetmek istercesine gülümsedi ve, “Neden Serhan?” diye sordu.

“Eğer mükemmellik bir insan olsaydı, bu kesinlikle Serhan olurdu,” diye açıkladım. “Bakma sen, arada kızıyorum, sitem ediyorum ama benim isyanım onu görememeye, ona dokunamamaya, uzakta olmaya.. Onsuz bir hayat istemiyorum, Ufuk. Eğer isteseydim çoktan vazgeçmiştim.”

Seslice iç çekti. “Çok seviyorsun değil mi onu? Ya o, seni hakediyor mu?”

“Emin ol, benim sevgim onunkinin yarısı etmez. Ve ben onu, oğlumun babasının genlerini taşımasını, ona benzemesini isteyecek kadar çok seviyorum.”

“Madem bu kadar çok seviyorsunuz, neden ayrısınız be Eylül? Neden gelmiyor?”

Bu soruyu cevaplamak istemiyordum. Dudağımı aşağı sarkıtarak omuzlarımı silktim. O sırada ağaçların yaprakları sert bir rüzgarla hışırdadı. Bir an için Ufuk’un burnundan kan geldiğini sandım.

“Galiba fırtına gelecek,” dedi bakışlarını sakin görünen gökyüzüne kaldırarak. “Gidelim istersen.”

Serhan’dan konuşunca onu ne kadar çok özlediğimi fark ettim. Tam da şuan yanımda olup bana sarılmasını istedim. Ne olursa olsun, yokluğu yüzünden onu hissedemediğim anlara inat, onu seviyordum ve sevmekten hiçbir zaman vazgeçmeyecektim.

Rüzgar şiddetini arttırınca kalkmaya karar verdik ve ayaklandığımız sıra aynı silüeti yine gördüm. Biri bizi izliyordu. Artık emindim.

Ayağa kalktım, üstümü silkelerken etrafa bakındım ve birden görüverdim. Yaklaşık yirmi metre ötede, bir ağacın gövdesine gizlenen bir adam bizi gözetliyordu. Bakışlarında tanıdık bir ürkeklik, duruşunda anlamsız bir dehşet vardı.

Sessizce Ufuk’a izlendiğimizi anlatmaya çalışırken…

Rüzgar öyle bir esti ki, ağaçlar gövdesiyle bir sarsıldı. Yerdeki yapraklar şaha kalktı. Ve gökyüzüne iki el silah sesi karıştı.

Hissettiğim acı öyle keskin ve hızlı yayıldı ki bedenime, bir ipin bedenimi yardığını hissettim. Bedenim yere düşmeden ve gözkapaklarım kapanmadan hemen önce üç şey gördüm.

İlki Ufuk’un ağzından boşalan kandı.

İkincisi bize ateş eden, ağacın gövdesine saklanan adamın masumane bakışlarıydı. Onu tanıdığıma emindim.

Ve son olarak, yere düşerken anneannemi gördüm. Bana doğru geliyordu.

Anneannem nasıl son nefesinde dedemin gelmesini istediyse, ben de hep onun gelmesini istemiştim. Ruhumu anneannem alsın ve hiç acıtmasın…

Oysa şimdi onun geldiğini görmek istemiyordum. Bebeğim için hayatta kalmam gerekiyordu.

Canım hiç yanmıyor, ölümün soğukluğu iliklerime kadar yayılıyordu.

Bedenim yaprakların üstüne düştüğünde dudağımdan dökülen son kelime bebeğime verdiğimiz takma ad oldu. “Mavi Kış,” diye inledim. Daha kışı göremeden sonbahara yenik düşmek, kasım ayına kurban gitmek istemiyordum.

Fakat gözkapaklarım kapandığında, anneannem yanı başımdaydı…