Son günlerinizi yaşadığınızı bilseniz ne yaparsınız? Kiminle geçirirsiniz o günleri? Ya da kime hayatının zulmünü yaparsınız, yanında can vererek?

Kimse yalnız ölmek istemez. Ölüm soğuktur, beklenmeyen ve bilinmeyendir. Kimse nasıl öleceğini bilme lüksüne ermez ve ya kimin yanında…

Babamın en büyük korkusu, anneannemi son nefesini verirken görmemdi. Bunu hiçbir zaman dile getirmedi ama ben gözlerinden okumuştum. Anneannemin ölümünden saatler önce beni zorla eve götürmüştü. O gece, güneşin doğuşunu göremeyeceğini biliyorduk. Çünkü o da tıpkı benim gibi öngörüleri olan biriydi ve ölümünü görmüştü. Saatler önce öngörüsünü, ben yanında otururken görüvermişti. Nasıl öleceğini, ölüm meleğinin hangi görünüşte geleceğini, ruhunun bedeninden nasıl ayrılacağını.. görmüştü.

Dedem öldükten sonra bir inanışa kapıldı. Eğer ölüm ona geldiğinde evinde olursa, ruhunu dedem alacak ve hiç duymayacaktı. Ölüm, aşk ve mutluluk olacaktı ona. Ama yok hayır, evinde olmazsa o zaman dedem onu bulamazdı. Böylece ölüm onun için boşluktan ibaret olacaktı.

Anneannem evinde verdi son nefesini. Ölümünden saatler önce, “burada,” dedi bana.

“Kim burada?” diye sorduğumda aslında cevabı biliyordum.

Gelen dedemdi. Odada bizimleydi. Saatler sonra anneanneme elini uzatacak, o da uzatılan eli tutacak; böylece ruhu bedeninden kolayca çıkacaktı.

Ölümü tam olarak böyle oldu.

O gece babam, dedemin odada olduğunu duyunca beni eve götürdü. Annem bizimle gelmedi. Sabah ezanı okunduğu sıra, annem abdest almak için odadan ayrıldığında… Anneannem tam ezan vakti usulca dedemin yanına göçtü.

Ölümünü kabullenmem ve hayata devam etmem tam 6 ay sürdü. Üstelik öldüğü anı görmemiştim.

Peki ya Ufuk ölürken ne yapacaktım? Hayata devam etmem kaç ayıma maal olacaktı? Her şeye göğüs geren ben, ölümün karşısında öyle aciz ve çaresizim ki… Üstelik Ufuk’un yanımda öleceğini biliyorum. Gözlerimin önünde can vereceğini…

Yapmam gereken şey: Ufuk’la daha fazla görüşmeden yoluma devam etmek.
Yaptığım şey: şuan onunla buluşmak için yolda olmak.

Ya bugünse? Ya ölüm bugün gelirse?


Eğilip yerdeki sarı yaprağı aldım. Sonbaharın yapraklara yaptığı şey, benim Ufuk’a yaptığımla aynıydı. Sonbahar yaprakları usulca öldürüyordu. Tıpkı benim varlığımın Ufuk’u öldürdüğü gibi. Oysa sonbahar yaprakları öldürürken ortaya harika bir sanat eseri koyuyordu, bu da Ufuk’un benim yanımda gülümsemesi gibiydi.

“Demek hala solan yaprakları toplamayı seviyorsun,” dedi arkamdan gelen ses.

Yaprağı avucumun içine bastırarak Ufuk’a döndüm. “Yaptığı katliama rağmen sonbaharı seviyorum.”

Omuzlarını silkerek, “Kim sevmiyor ki,” diye fısıldadı. “Şu açıdan bak, sonbahar da doğanın bir parçası ve eski yapraklar dökülmezse yenileri ortaya çıkamaz. Tıpkı insan doğası gibi, birileri ölmeli ki doğana yer açılsın.”

Boğazımda oluşan düğümü hissedebiliyordum. “Sen yaşlı bir yaprak değilsin, Ufuk.”

“Sen de kaderimi yazan melek değilsin,” diyerek ellerini kollarıma koydu. “Hatırlıyor musun, bir keresinde seninle anket doldurmuştuk. Soru şuydu: ‘son nefesinizde kiminle olmak istersiniz?’. Ben seni yazmıştım. Dilek gibi bir soruymuş, baksana kaderimi belirledi.
Sonra senin cevabını görmek istemiştim, senin de beni yazdığını düşünmüştüm. Oysa sen olaya çok farklı açıdan bakıyordun.”

O an farkında değildim ama aynı anda soluk alıp veriyorduk. Göğsümüz aynı anda şişip iniyordu. Alınlarımız da aynı ayna birbirine değmek için eğiliyordu. Birleştiklerinde gözlerimi kapattım ve kendimi Ufuk’un melodili sesine bıraktım.

“Sen yalnız ölmek istediğini yazmıştın. Gördüğümde çok canım sıkılmıştı. Ama sonrasında söylediğin şeyi hala unutmadım, Eylül.
‘Sevdiğim insanın yanında ölüp bu acımasızlığı ona yapamam. Beni hayatının geri kalanında gülümserken hatırlamasını istiyorum, ölürken değil.’ ”

Bir anlığına sessizlik oldu. Ufuk’un gözlerinin da kapalı olduğunu hissettim. Sonra fısıldayarak, “Sana bunu yapmamalıyım, değil mi? Senin yanında ölmemeliyim,” dedi…