Haftasonu Serhan vardı. Birlikte oğlumuzun odasını yaptık. Bir kere bile o yokken neler yaptığımı sormadı. Hoş, sorsa da bahsedecek değildim. Dün gittiğinde ilk defa ağlayıp zırlamadım. Gidiyor diye mutlu bile oldum.

Ona olan sevgimi kaybediyorum… Tıpkı yüreğimin naifliğini yitirmesi gibi.

Az önce Ufuk aradı. Buralardaymış ve eğer müsaitsem bir kahvemi içmeye uğrayabilirmiş. “Elbette,” dedim. Son zamanlarda oldukça yorgun. Sanki tüm gücünü mahkeme için kullanmıştı ve şimdi usulca ölüyordu. Ona olan duygularım karışık, ne hissetmem gerektiğini bilmiyorum. Beynindeki kurşun yüzünden kendimi suçluyorum.


Ufuk’u evimde görmek oldukça garip. Onun eski sevgilim değil, geçmişimden gelen dostum olduğunu kendime hatırlatıyorum.

Ben kahveleri yaparken, o da mutfağımda asılı duran tahtanın önünde dikiliyor. Tahtayı işaret ederek, “Mavi Kış, ne demek?” diye soruyor.

Elimdeki kupayı tezgahın üstüne bırakarak yanına gidiyorum ve hamile olduğumu kabullendikten sonra yazdığım ve silmediğim yazının anlamını açıklıyorum. Ufuk hiç şaşırmıyor, o beni Serhan’dan daha iyi tanıyor.

Kahvelerimizi alıp salona geçiyoruz. Eski günlerden, mahkemeden ve bebeğimden konuşuyoruz.

Ufuk gülerek bir anımızı anlattığı sıra başımda katlanılmaz bir zonklama başlıyor. Gözlerim bir an için kararıyor. Ona belli etmek istemiyorum. Aptalca sırıtıyorum. Ve işte o an Ufuk’un ağzından kan boşaldığını görüveriyorum. Ardından titremeye başlıyor. Ölüyor…

Ona yardım etmek için kalkmak istiyorum ama olmuyor. Kılım dahi kıpırdamıyor. Bunun bir öngörü olduğunu anlıyorum.

Neyse ki uzun sürmüyor. Nefesim iki göğsümün arasında sıkışıp kaldığı sırada, Ufuk’un elinin sıcaklığını hissederek birden ciğerlerim boşalana dek nefes veriyorum.

Kendime geldiğimde ilk gördüğüm şey Ufuk’un dehşet dolu kahverengi gözleriydi. “Bir şey gördün,” diye mırıldandı. “Kötü bir şey gördün.”

Kesik kesik nefes alıp vererek doğruluyorum. “İyiyim,” diyorum, kulağa pek de doğru gelmeyen bir ses tonuyla.

Ufuk arkasına yaslanarak, tamamen kendime gelmemi bekliyor.

Yıllar önce ona öngörülerimden ilk bahsettiğimde korkuyordum. “Ya bir gün gördüğüm şeyin içinden çıkamaz ve nefessiz kalırsam, o zaman ne olacak?” diye sormuştum.

Öngörülerimden kimseye bahsetmezdim. Annem dahi nasıl bir beyine sahip olduğumu bilmiyor.

Öngörülerimi anlatmama sebeplerimden biri de bana inanmayacak olmalarıydı. Ama Ufuk farklıydı, o daima bana inanmıştı.

“Asla gerçek dünyadan kopup orada ölüme mahkum olmayacaksın,” demişti. “Çünkü ben hep yanında olacak ve seni oradan çıkaracağım.”

Peki ya şimdi? Onun ölümünü gördüğüm şu an, ne yapabilirdi ki…

Tüm kalbimle öngörümün yanılmasını diledim. Birkaç gün içinde ölmesin diye her şeyi yapmaya hazırdım. Ama bir yandan korkuyordum. Onu tüm kalbimle geri isterim diye…