Aslında canıma tak ettiren bir an oldu. Gözlerine baktım ve ayrılmak istediğimi söyledim. Bunu ona yalnızca bir kez yaptım. Ve o da sonuncu oldu.

Gözlerimde ne derece bir kararlılık vardı bilmiyorum. Onun o aşık olduğum okyanus mavisi gözlerine bakıp, “zaten ayrı yaşıyoruz, bu gidişte kavuşamayacağız, niye evliyiz ki?” dedim.

Direk beni susturdu, “yüzüğü atmayı mı istedin?” dedi. Kararı almış olduğumu fark mı etmemişti, yoksa geçiştirmek mi istemişti… Başımı belli belirsiz sallayıp, “ayrılalım,” dedim. Bana dediği tek şey, “sensiz yaşamayı düşünmüyorum,” oldu.

Beni etkileyen söylediği cümleden ziyade, gözlerindeki ve sesindeki ifadeydi. Çünkü cümleler duygu yüklemesi olmaksızın kurulabilir ama duygu gözle ifade edilir. O an içimden sorduğum tek soru, “ya sen?” oldu. “Ya sen onsuz yaşamayı düşünüyor musun?” Oysaki bunu defalarca düşünmüştüm. “Zaten tek başıma yaşıyorum, hani nerde?” diyordum. İşte o gün, sorumun cevabını aldım. Kalbimdeydi. Bedenlerimizin arasına kilometreler giriyor olsa da, her daim kalbimde ve benimleydi. Ben de aynı şekilde onunlaydım. Eline geçen her fırsatta yanıma geliyor, her saniyeyi benimle geçirmeye çalışıyordu. Bazen, “o sana fazla, hak etmiyorsun onu,” bile diyorum kendime. Ama yaşadığım o duygu iniş çıkışlarını, benimle aynı şeyleri yaşamayanlar bilemez. Ben de tam olarak bu sebepten ötürü yazıyorum.

Var olup da yokluğu bambaşka bir yaşayış. Var olan birini seviyorsunuz, onunla evlisiniz
ama gecenin sonunda koca yatakta tek başınasınız. Ya da içinizde bir yer çok acıyor ve size sarılabilecek iki koldan başkası yok, kendi bedeninize kendi kollarınızla sarılmak zorundasınız. İşte o an, öteki iki kolun yokluğuna öyle çok öfkeleniyorsunuz ki, kendi kendime tüm hayatım boyu yeterim diyorsunuz. Ama sonra çıkıp geliyor ve size sarıldığı an tüm söyledikleriniz devrile devrile hayatınızın o sahnesinden aşağı düşüyorlar.

Onunla bu konuşmayı yaptıktan birkaç gün sonra koca yatakta yeniden tek başıma oturup, kapının dışından ses geliyor mu diye dinlerken… Elim gayri ihtiyari kasığıma gitti. Birden imkansız bir hisse kapıldım. Hamile olabilir miydim? Ah, hayır. Bu imkansızdı. Bu konu ikimiz içinde

kesinlikle kırmızı çizgiydi. Otuzdan önce anne baba olmaya niyetimiz yoktu. Hatta ben hayatımın hiçbir yaşında anne olmayı istemiyordum. Çocuk, kısa boylu bir canavardan başka bir şey değildi. Hayatını elinden alan, özgürlüğünü yok eden… Evlenmeden önce oturup bir anlaşma yaptık. Ben hazır hissedene kadar, (ki bu bir ömür sürebilirdi) çocuk falan yapmayacaktık. O da zaten baba olma hevesinde değildi. Böylece dünyayı gezmeden, hayallerimizi yaşamadan ebeveyn olmamaya karar verdik.

Kendimi bildim bileli yazıyorum. Hayat bir kağıtsa ben de kağıdın üstünde gezinen kalemim. Günün birinde romanları beğenilerek okunan bir yazar olmayı istiyorum. Bunun için eğitimler aldım. Çalıştım, çok çalıştım ve hala çalışıyorum. Durmadan okuyor, yazmadan durmuyorum. Öte yandan fotoğrafçılık eğitimi alıyorum. Fotoğraf makinelerine olan ilgim, yaşım arttıkça mesleki ilgiye döndü. Ben lise mezunuyum. Üniversiteye gidemedim. Kazanamadığımdan değil… Başka sebepleri vardı. Hayatımın o dönemi korkunç denecek kadar karmaşık. Ama eğer okusaydım, bugün bambaşka bir hayatım olabilirdi, hatta belki ölmüş bile olabilirdim. Aslında bir nevi, üniversite hayatı ve sonrası, benim darağacımdı. Ben de yaşamayı seçtim.

Anlayacağınız, hamile kalmam demek, zaten karmaşık olan hayatımın kördüğüm olması demek. Kim, kocasından ayrı ve başarısızlıklar içinde yüzerken anne olmak ister ki zaten?!

Başarısızdım… Hiçbir yayınevi kitabımı basmak istemiyordu. Şanssızdım… Yazarlık eğitimim için başvurduğum her yerden büyük olaylarla ayrılmıştım. En sonuncu eğitmenim bana asılınca… Eğitimcilerin canı cehenneme dedim! Lanetliydim… Elimi attığım her şey ya bana ya kendine zarar veriyordu. Anlayacağınız, ben bir annenin olmaması gereken her şeyim. Yalnız, başarısız, şanssız ve lanetli…