Bugün 1 eylül. Benim doğum günüm. Annemin adımı koyma sebebi.

Annemin en sevdiği mevsimdir Sonbahar. Küçük kızını sonbaharın ilk günü doğurunca, “adıyla geldi,” demiş babama. “Eylülün güçlü kızı o,” diyerek koymuş adımı. Ve kulağıma eğilip fısıldamış:
“Eylül gibi ol Miniğim. Yaprakların sararmaya başladığında dahi için sıcacık olsun. Daima gülümse, Küçüğüm.”

Sonbaharın kızı olduğumdan mıdır nedir, ben bir anka kuşuyumdur. Defalarca küllerimden doğdum. Tıpkı sonbaharda sararıp dökülen yaprakların yerini yeşillerinin aldığı gibi.

Doğduğum mevsim, ay ve adım kaderimin ana temasıydı adeta. Kendimi keşfedene kadar birçok kez ölmek istedim. Denedim de. Çünkü küle döndüğümde nasıl tekrardan doğacağımı bilmiyordum. Kül olarak yaşayamazdım.

Girdiğim intihar denemeleri sonuçsuz kaldığında, kendimi tanımaya çalıştım. Güçsüzlüğümden, çaresizliğimden nasıl güçlü olacağımı; nasıl savaşacağımı öğrendim. Zor oldu ama başardım. Bir anka kuşu olduğumu anladığımda bir daha yanmaktan, küle dönmekten korkmadım. Güçlendim.


Sabah erkenden kapı zilim çaldı. Doğum günümde ilk gördüğüm insan hiç tanımadığım kargo görevlisiydi. Getirdiği kalp şeklindeki çikolatalara bakarken gönderenin ablam olduğunu biliyordum. Kartı okumama gerek bile yoktu. Serhan’dan değildi. O uzakken yalnızca mesaj atarak kutlar… O kadar… Birlikte değilsek mesajdan öteye gitmez. Birlikte olduğumuz özel günlerimizde ise başka bir gezegende olduğumuza inanırım. Ortası yoktur anlayacağınız. Ya sizi göklere çıkarır ve orada bırakır ya da olduğunuz yerden kımıldatmaz. Havaya yalnızca kaldırmak onun işi değildir.

Kartta ablamın ve kızların adı yazılıydı. Ama yine de kalbimin bir parçası Serhan’ın adını görmeyi istemişti.

İstemsizce omuz silkip, dolan gözlerimi sildim.

Ablam daima bir abladan fazlasıydı. Çocukluğumun annesi, şimdimin dostuydu.

Ben geniş ailemizin de en küçüğüydüm. Babaannem öldüğünde altı yaşındaydım. Ve o sene kaybettiğim tek insan babaannem değildi. Annemin ilgisini, zamanını ve evdeki varlığını da yitirmiştim.

Büyük ablam evlenip evden gittiğinde beş yaşını bitirmek üzereydim. Ardından babaannemi kaybettik. Bana onun ölüsünü göstermediler. Bu yüzden çok uzun zaman onun toprağın altında, tabutun içinde yaşadığını ve bize seslendiğini düşündüm. Onu neden oraya koyduklarını bir türlü anlamıyordum. Ölüm neydi ki? O benim ölüme verdiğim ilk sevdiğimdi. Kimdi ki bu ölüm, onu alıp gitmişti?

Günlerce babamı suçladım. Onun iğrenç bir evlat olduğunu, annesini o toprak yığınından çıkarmadığını, buna nasıl izin verebildiğini…

Günlerce babama yalvardım. Çıkarıp geri getirsin diye.

Annem, bana cesedini göstermediği için yıllarca pişmanlık yaşadı.

Sonra bir gün babamın ağladığını duydum. O gün onu suçlamayı bıraktım. Asla yıkılmayan babamın ölüm karşısındaki çaresizliğini görünce, ölüm denen o karanlıkla savaşa girdim. Bir daha kimseyi vermemek adına.. Elbette başarılı olamadım.

Babaannemin ölümünden bir süre sonra dedem hastalandı. Hastalığının, çocukluğumun anlayamadığı tuhaf bir adı vardı. Ve bakıma muhtaçtı. İşte annemi çocukluğumdan çalan olay buydu.

Doktorlar kendi evinin dışında bakılmaması gerektiğini söyleyince günlerimizi dedemin evinde geçirmeye başladık. Ta ki bir gün beni kolumdan tutup kovana dek…

Birkaç hafta içinde beni tanımadığını iddia etmeye başlamıştı. Başlarda nazikçe kim olduğumu, ailemin neden beni bırakıp gittiğini, ne zaman alacaklarını soruyordu. Amcam eve geldiğinde de usulca “şu kızcağızı bırakıp gittiler, evine götür artık,” diyordu. Anneme, babama, hatta amcama, dedemin neden beni tanımadığını sorduğumda; “hasta” diyorlardı. Nasıl bir hastalıktı bu?

En sonunda bir gün tanımadığı küçük torununu kovunca, bir daha gitmedim. Ablamın küçük yaşta anne olma hikayesi burda başladı. Beni kucağına aldığı gibi eve götürdü. Annemin yapması gereken her şeyi o yaptı. Sabahları okula hazırladı, yedirdi, çorabıma kadar giydirdi. Akşamları okuldan geldiğimde yemeğimi koydu. Ödevlerime yardım etti. Veli toplantılarına katıldı. Arkadaşlarım onu annem sandı, itiraz etmedi. Okul gösterilerimin hiçbirini kaçırmadı. Oysa annem… O yoktu. Sahneye çıktığımda tüm arkadaşlarımın anneleri arasında kendiminkini göremezdim. Ama ablam hep en önde olurdu.


İlerleyen yıllarda işler iyice sarpa sardı. Ablam ben on iki yaşındayken evlendi. Dedem çevresindekileri unutmaya devam etti.

Bir gece aynı evden babam kovulup geldiğinde hastalığın dedemin suçu olmadığını anladım. Babamın gözlerinde annesini kaybettiğinde oluşan hüzün vardı. Çünkü farkındaydı. Babası yaşayan ölüden farksızdı. Aklı ve ruhu ölmüştü. Çünkü o bir
Alzheimer hastasıydı…

O öldüğünde en çok büyük ablam ağladı. Onunla en çok vakit geçiren ve onun en sevdiği torunu büyük ablamdı. Son nefesinde yanında olan da oydu. Ölüm haberi geldiğinde ben soğuk kanlılıkla gidip evini temizledim. Öldüğünde 19 yaşındaydım. Üstümdeki soğuk kanlılık, onunla tek güzel anımın olduğu çerçeveyi silerken yok oldu. Eğer bana yardıma yengem gelmeseydi, o an yaşadığım acı ve pişmanlık beni orada öldürebilirdi.


Annemle, mükemmel anne kız ilişkimiz Serhan’ın kalbime girişiyle gelişti. Çünkü o ana kadar anneme meydan okudum. Ama ablamla olan her ilişkim kusursuzdu. O bir abladan fazlasıydı.

Bugün de, doğum günümde yanaklarımı sabah sabah ıslatan tüm bu anlattıklarımdı. Elimin tersiyle yüzümü silip karnımı okşadım. Kızarmış yüzümde anında güller açtı.

Ablama bir teşekkür mesajı attıktan sonra güne başladım. Saatler sonra da evim neşeyle dolup taştı. Ablamlar, çocuklar, annem, teyzem, kuzenlerim ve düğün zamanı tanışıp yılların eskitemediği dostlarımı geri planda bırakan en yeni dostum.. He bir de onun annesi, (bazı gecelerimizin neşe kaynaklarıdır onlar. Bir ara bahsederim.) Ellerinde balonlar ve paketlerle kapıma geldiler. Ah, bir de ablamla yeğenimin yaptığı pastayla (bir ara size pasta maceralarımızı da anlatmalıyım, gülmekten kırılacaksınız!).

Çoluk çocuk olunca günün nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Yatağa yattığınızda zonklayan yerleriniz size usulca fısıldıyor.


Akşam herkes gittikten sonra kapı çaldı. Güne nasıl başladıysam öyle bitti. Son gördüğüm insan yine kargo görevlisi oldu.

Sabah kalbimin dilediği paket karşımdaki adamın elindeydi. Bu sene doğum günümde dileğim hızlı gerçekleşmiş, Serhan koca bir gül buketi göndermişti; yanında sürpriz bir kutuyla.

“Ah be Adam! Çok güzelsin!” …