Elimi karnıma koydum ve Serhan’ın sonsuz mavilikte olan gözlerine sırıtarak baktım. Az önce, girdiğimiz iddiayı kazandığım için gururla ayağa kalktım.

Tabii ki Serhan’ın tadı kaçtı ve doktora tekrardan sordu.

“Emin misiniz? Bir daha baksaydınız..” diye.

Doktorum yüzündeki gülümsemeyle Serhan’a döndü ama bir şey demedi. Onun yerine en samimi haliyle bana göz kırptı.

Hastaneden çıkıp eve gelene kadar sabrettim. Arabada dahi zaferimi kutlamadım. Serhan’ın, “nasıl kız değil,” diyerek çektiği içlere cevap vermedim.

Evet, az önce bebeğimizin cinsiyetini öğrendik. Öngörülerim, yani hislerim beni asla yanıltmaz. Yine yanıltmadı.

O bir oğlan.

Hastaneye gitmeden önce Serhan’la iddiaya girdik. O, kız olsun istiyordu. Ben de erkek olacağını biliyordum. Evet, adaletsiz bir iddia ama ne yapalım, ben bu ödülü hak ettim.

Eğer bebek erkekse adını benim, kızsa Serhan’ın koyacağı konusunda bir anlaşma yaptık.

Eve girdiğimizde bir süre daha sabrettim. Daha sonra çalışma odasına sakladığım minik mavi kutuyu Serhan’a verdim.

“İçinde iki tane isim var. Kutuyu aç ve birini seç,” diyerek yanına oturdum.

Serhan bir bana bir kutuya baktıktan sonra başını iki yana salladı. “Sen seç,” diyerek kutuyu bana geri verdi. “Zaten ikisinin de ne olduğunu tahmin edebiliyorum.”

Ona tatlı tatlı gülümsedim ama yine de kağıdı kutunun içinden çıkarma görevini ona bıraktım. Önce beni öptü, sonra kağıtlardan birini eline alıp avucuma bıraktı.

Parmaklarımla kağıda dokunarak gözlerimi yumdum ve hangi ismin olduğunu kalbimde hissettim.

Gözlerimi açıp kağıdı Serhan’a verdim. “Sen aç, ben ne olduğunu biliyorum.”

İç çekerek, kağıdı katlı yerinden açtı. Tam o an, Serhan kağıtta yazan ismi okurken, oğlumuz içimde heyecanla kıpırdandı.

“Murat.”

Bu ömrüm boyu hissettiğim en güzel duyguydu. Serhan’ın ellerini tuttum ve birini karnımın üstüne koydum.

“Adını senden duymayı sevdi,” diye fısıldadım.

Tam ağzını açmıştı, bir şey diyecekti ki, oğlumuz minik ayağını babasının avucunun içine koydu. Serhan araladığı dudağını gözleriyle birlikte kapatarak, alnını alnıma dayadı. Ve bir kez daha, bu sefer fısıltıyla, “Murat,” dedi. “Merhaba oğlum.”

Az önce Serhan’ı yolcu ettim. Bir kez daha gitti.

Salona geçip televizyonu açtım. Arkasından ağlamayacağım. Bu kez olmaz. Eğlenceli bir film buldum. En azından konusu öyle gibiydi, ta ki kadın kocası öldüğünde hamile olduğunu öğrenene dek…

Avucumu karnıma koyup minik oğlumu hissetmeye, ondan güç almaya çalıştım. “Eylül ve Serhan’ın muradı, birlikte yaşamak; minik Muratlarıyla,” diye fısıldadım. Tam o an ayaktan daha küçük bir şey avucumun altında hareket etti. Bu, oğlumun eliydi. Gözlerimi kapatarak gülümsedim. “Biliyorum, her şey geride kalacak. Bir gün üçümüz birlikte yaşayacağız.” Bir gün…


Gecenin ortasına patlayan silahın sesini duyduğumda, başım koltuğun yastığındaydı. İrkilerek doğruldum ve kumandayı alıp filmin sesini kapattım. Sesin tam olarak nerden geldiğini anlamamıştım. Hem çok yakın hem çok uzaktaydı.

Geceyi dinlemek için gözlerimi kapattığımda silah sesinin kafamın içinden geldiğini fark ettim. Ve birden gözkapaklarımın beynime yansıttığı ekranda bir gölge belirdi. Elinde silahı vardı.

Gözlerimi açmaya çalıştım. Açamadım.

Gölge durdu. Yavaşça yüzünü bana döndü. Bir an için onun bir yabancı olduğunu sandım. Ama sonra bilindik bir ifadeyle bana gülümsedi. Nefesim kesildi. Ellerim koltuğun sapını sıkıca kavradı. Ne ayağa kalkabildim, ne gözlerimi açabildim, ne de nefes alabildim. Kaskatı oluverdim.

“Eylül,” diye fısıldadı Karanlık Adam. “Çok geç.”

‘Ne için geç?’ diye sormak istedim. Yapamadım. Adam yüzünü tekrar benden uzaklaştırdı. Bir gölge oldu ve hızla koştu.

Gözkapaklarımın arka perdesi şimdi bir kan gölünü gösterdi. Kanın içinde yatan biri vardı. Fakat kim olduğunu göremeden gözkapaklarım kendiliğinden açıldı ve nefesim yüreğimin orta yerini delerek burun deliklerimden içime doldu.

Bedenim gücünü yitirerek koltuğa yığıldığında gördüğüm tek şey silahlı adamla olan geçmişimdi…