Geceyi severim ama karanlık…

Işıklar sönünce hemen bilgisayarın şarjını kontrol ettim. Yarım saat beni idare ederdi. Ama telefonumun şarjı fazla yoktu. Telefonun fenerini açarak yatak odasındaki şarjlı gece lambasını almaya gittim.

Gece lambasını çalışma masasına koyup yazmaya devam ettim. Kitabı yazmayı bırakmayacaktım. Bu sefer olmayacaktı. Bebeğim tüm laneti kırmış olmalıydı.

Bilgisayarım kapanacağını bildirdiğinde yazdıklarımı kaydettim. Elektrik hala gelmemişti. Şimdi sadece gece lambasının loş ışığı kalmıştı.

Tam masadan kalkacakken lambanın ışığı gidip gelmeye başladı. Şarjı vardı, tedbir amaçlı her zaman dolu şarjla bırakırdım. Ama şimdi usul usul sönüyordu.

Sandalyeyi geri ittim. Ayağa kalkacağım sıra yerin kan içinde olduğunu gördüm. Kalbim anında nefes boruma tırmandı. Hızla bacaklarıma baktım. Kasığımdaki ağrıyı fark etmemiştim. Kan içindeydim. Elim gayri ihtiyari kasığıma gitti, “Bebeğim!”.

Odanın boğuk havasını yavaşça içime çektim. Telaşlanmamalıydım. Telefonuma uzanmaya çalıştım, bedenim sandalyeye çivilenmişçesine kımıldayamadım.

Rüzgarın uğultusu panjura vuruyordu. Hiçbir cam açık değildi ama masanın altından gelen esinti vücudumu geriye, sandalyenin sırtına doğru hızla çarptırdı.

Rüzgar öyle kuvvetliydi ki, masanın üstündeki kağıtlar uçmaya başladı. Bedenimi kontrol edemiyordum ve lamba her an beni zifiri karanlığa mahkum edebilirdi.

Kollarım sandalyenin kolluğuna sertçe yapıştı. Bacaklarım uyuşmuş, ayak bileklerim görünmez bir el tarafından sıkıca kavramıştı.

Dudaklarımın arasından çıkan tek kelime, “Bebeğim,”di. Kan bacaklarımdan aşağı oluk oluk akarken onu kaybettiğimin farkındaydım. Bağırmak, çığlık çığlığa haykırmak istiyordum. Olduğum yerden kalkıp, evden çıkmak ve hastahaneye gidip bebeğimi kurtarmaları için yalvarmak istiyordum. Onu istiyordum, bebeğimin sağ kalmasını… O an düşünebildiğim tek şey nokta büyüklüğündeki bebeğimdi.

Birden başım arkaya sabitlendi. Nefesim kesildi. Dudaklarım kelimeler olmaksızın aralık kaldı. Ne kıpırdayabiliyor, ne de nefes alabiliyordum. Bebeğimle birlikte ölüyordum. Serhan’a kavuşamadan…



İçimden koca bir parçanın koparak yere düştüğünü hissettim. Bacaklarımda buz gibi iki el dolaşmaya başladı.

Rüzgâr ölü bir bedenin elleriydi ve beni boğuyordu. Beni ve bebeğimi öldürüyordu.

Yüreğimde çığlıklar kopuyordu. Ama bir şey yapamıyordum. Ne kendimi ne bebeğimi kurtaramıyordum.

Nihayetinde lambanın titrek loş ışığı söndü. Etraf tamamen karanlık olacak sanarken masanın altından kırmızı mavi bir ışık yansıdı. Bu rüzgarın gözleriydi.

Birden nefes almaya başladım. Puslu, boğucu hava ciğerlerime doldu ve dudaklarımın arasından hayvanı andıran bir çığlık yükseldi. Ellerimden birini yerinden oynatmak için olağanca gücümle mücadele ettim.

Bu benim karanlık ve rüzgarın birleşimiyle girdiğim ilk savaşım değildi. Ama bebeğimin ilk savaşıydı ve onu kurtarmak zorundaydım.

Sağ elimi sandalyeden kurtarır kurtarmaz masadaki telefonuma uzandım.

Hızlı aramaya girip ablamın adının üstüne tıklarken telefon elimden kayıp rüzgarın elleri arasına düştü ve yerden kahkahaya benzer bir uğultu yükseldi.

“Hayır, bu sefer olmaz. Bebeğim olmaz! Lütfen, bebeğimi alma…”

Telefonumun kapandığını gösteren titreşim son umudumu da suya düşürmüştü.

Kullanabildiğim tek elle, vücudumu sandalyeden kurtarmaya çalıştım. Başarmalıydım.

Karanlığın içinde rüzgarla mücadele eden o ergen kız değildim artık. O vakitler nasıl başardıysam, şimdi güçlü bir anne olmuşken daha kolay başarabilirdim.

Bebeğim için mücadele etmek zorundaydım. Tabi hala benimleyse…

Hayatımın son dileği olsaydı ve bana onu gerçekleştirme hakkı verilseydi ne yapardım? Başımı göğe kaldırır ve gökyüzünün sonsuz maviliğini seyrederdim. Eğer beş yıl önce ölseydim.

Şimdi son isteğim, bebeğimin sonsuz mavilikte olacak gözlerine bakabilmek. Onu doğurmak ve en az bir kez görebilmek.

Anneler, dünyanın en güçlü insanlarıdır. Bebekleri rahimlerine konduğu an, kendi hayatlarının içine koca bir dünya sığdırırlar. Gerekirse kendi tüm zevklerinden vazgeçerler ve ölüm onlara uzandığında evlatları için mücadele ederler. Kendileri için değil.

Şimdi ben dünyanın en güçlü insanıyım. Anneyim ve ölümü görüyorum. Bebeğimi kurtarmak için direniyorum. Bugün değil. Hayır, bugün ölmeyeceğim.

Bedenim sandalyeden kurtulduğunda evin tüm duvarlarından çatırdama sesleri yükseldi. Görünmeyen eller evimin panjurlarına ve kapısına vuruyordu. Masanın altından sızan ışık aniden yok oldu. Sonra rüzgar ölü ellerini üstümden çekti ve ayakta durmakta zorlandım. Karanlık fırtına misali etrafımda dönmeye başladı.

Bacaklarım titriyordu. Masanın altında biriken kan gözlerimi kamaştırıyordu. Beynimin içinde trompet çalıyor ve damarlarımın sürtüşme sesi kulağımda çınlıyordu.

Kasığımın altından yumruk büyüklüğünde bir parça nefesimi keserek yere düştü. Bacaklarım, kan kaybeden vücudumu daha fazla taşıyamadı. Bedenim ağır çekimde yere düşerken, kapımın hemen dışından gelen çığlıkların gerçek mi yoksa hayal mi olduğunu ayırt edemedim.

Gözkapaklarım kapanırken iki kelime duydum.

Biri adımdı.
“Eylül!”
Diğeri yıllardır olduğum şeydi.
“Teyze!”

Ve anne olmayı başaramadan, karanlığa yenik düştüm.