Hamileyim diye kafeini bırakamadım, dozunu azalttım.
“Üzgünüm bebeğim ama yazmam için kahveye ihtiyacım var.”
Kahvemi alıp masa başına geçtim. Hava kararmıştı. Bilgisayarı açtım ve yazdığım romanın dosyasına tıkladım.

Son yazdıklarıma göz atarken, “bu bölümü silsem mi?” diye durup düşündüm. Çünkü, yazdığım kitabın ana karakteri tıpkı benim gibi yalnız bir anne. Kitabımın üstünde çalışmaya yıllar önce başladım. Şimdi ben de onun gibi yalnız anneyim. Karakterim, oğlu 7 yaşındayken ondan vazgeçmek zorunda kalıyor.

Derin bir iç çektim. Öngörülerim gibi yazdıklarım da bazen başıma çorap örer. Yazdığım hikayenin içine bütünüyle girebilen bir yazarım. Öyle bir giriyorum ki, bazen çıkabilmek için yazdıklarımı yakmam gerekiyor.

Yazdıklarımın içinde ilk esir kaldığımda ortaokuldaydım. Az daha okulu yakmamız gerekecekti. Neler olduğunu anlatamayacağım. Hayatımın o yılını yok saymayı tercih ediyorum.

Lise üçüncü sınıftayken, aklını kaybedip tımarhaneye zorla yatırılan bir kadının hikayesini yazıyordum. Kadının başına gelen ilk olay aylar sonra benim de başıma geldi.

Her şey ölü kelebeğin canlanmasıyla başlamıştı.

Sonrasında aklını büsbütün yitirmesine sebep olan adam, bir akşam ansızın kanlı canlı karşımda belirdi.

Siz hiç yazdığınız ‘hayal ürünü’ bir karakteri canlı olarak gördünüz mü? Ben onunla aşk bile yaşadım!

Karakterimin adı Ateş’ti. Topraktan değil de, ateşten yaratılmıştı. Şeytan misali.

Bir akşam arkamda bir gölge gördüm. Takip ediliyordum. Fakat takip edeni bir türlü görememiştim. Sonra ki akşamlarda yine aynı gölge arkamdaydı.

Nihayetinde dördüncü akşam onu gördüm. O an nasıl bir tepki vereceğimi bilemeyerek donup kalmıştım.

Ateş canlanıp gelmişti!

Titremeye başladım ve koşarak olduğum yerden uzaklaştım. Başıma ne gelirse gelsin, bana inanan kuzenimin yanına gittim.

İnanmadı! İlk defa bana inanmadı. Ertesi akşam aynı yolu birlikte yürümeyi teklif ettim. Fakat bu sefer de takip edilmedik. Çünkü yanımda biri varken değil, tıpkı ana karakterim gibi yalnızken görüyordum onu.

Sonraki birkaç akşam onu görmedim. Öyle ki hayal gördüğümü sanıp unuttum.

Bir hafta sonra, gece eve giderken bir el hızla beni karanlığa doğru çekti. Tam çığlık atacakken onun yemyeşil gözlerini görerek durakladım. O da bağırmamdan endişe ederek ağzımı kapatmaya çalıştı. Onu ittim ve gayri ihtiyari, “Ateş!” deyiverdim.

Kaşlarını çatarak gülümsedi ve elini uzatarak, “Cihan ben,” dedi.

Onun gerçek olduğunu anlayınca, ne istediğini sordum. Neden sapık gibi takip edip korkutmaya çalıştığını falan…

Özür diledi. Korkutmak istemediğini, beni sevdiğini anlatmaya başladı.

Ses tonu bile, hayalimdeki Ateş’le bire bir örtüşüyordu. Tüylerim diken diken olmuştu.

Elime numarasını yazdığı kağıdı tutuşturduktan sonra gitti. Eğer istemiyorsam bir daha rahatsız etmeyecekti. Ama tanışmayı istiyorsam numarası bende vardı.

Tüm gece düşündüm. Yazdığım karakterin dış görünüşüne sahip bu adamı tanımak istiyor muydum? Evet. Ya ben de delirirsem, ya gerçek değilse, kitabımdaki gibi sadece ben görüyorsam…

Ona mesaj attım. Konuşmaya başladık. Buluştuk. Gezdik.
Bana her akşam şiir yazardı. Romantik ve komikti. Oysa Ateş, kaba, sert ve ciddiydi. Cihan’la herşey güzeldi. Ta ki ben fotoğraf çekilmek isteyene kadar…

O istemedi. Birden bağırmaya başladı ve çekip gitti. Ne olduğunu anlamamıştım. Arkadaşlarım onu görmek istiyordu. Kimseyle tanışmıyordu. Fotoğrafı yoktu, sosyal medyada hesabı yoktu..

Birkaç gün bu olaydan başka birşey düşünemedim ve nihayetinde gizlice fotoğrafını çektim. Eve gelince de hemen galerimi açtım.

Fotoğraf vardı ama o fotoğrafta Cihan yoktu.

Bundan kimseye bahsetmedim. Birkaç kez daha denedim ve her sonuç aynıydı. En sonunda aklıma kitabım geldi. Ateş’in bir yangınla ortadan yok olduğunu hatırladım. Ve yazdığım tüm sayfaları yaktım. (O zamanlar bilgisayarım yoktu, her şeyi elle yazardım.)

Sayfaları yaktığımda Cihan da yok oldu. Telefonumda numarası bile yoktu. Ezbere numarasını tuşladım, öyle bir numara olmadığını söyleyen operatörle karşılaştım. Delirecek gibi olmuştum ve evet Cihan’ı bir daha görmedim. Ta ki o kitabı yeniden yazmaya başlayana dek… Anlamıştım, o kitap lanetliydi.


Şimdi önümdeki kitaba tekrar baktım. Aklımdan geçen o soru beni delirtmek istercesine taklalar atıyordu.

“Ya ben de bebeğimden vazgeçmek zorunda kalırsam?”

Ve o an birden elektrikler gitti. Etraf karanlığa büründü…