Bugün kayınvalidem aradı. Serhan’dan müjdeli haberi aldığını ve çok sevindiğini söyledi. İçindeki endişe sesinden okunuyordu. Ne kadar bana güvendiklerinden bahsetse de yaşayacağım zorlukları düşünmeden edemiyordu. Oysaki ben o zorlukları aylardır yaşıyordum. Şimdi rahmimde tohum büyüklüğünde bir bebek var diye daha mı zor olduğunu sanıyorlar; hayır, ben o tohumdan güç alıyorum.

Annem de endişeli, artık kendi evimde kalmamı istemiyor. Onlara taşınmalıymışım. Ona da değişen bir şey olmadığını anlattım. Başa çıkabilirim. Tek istediğim bir süre daha hamileliğimi çevreden saklamak. İnsanların acıyan bakışlarla ne yapacağımı sormalarını istemiyorum. Zaten yaşayarak yapabileceğim her şeyi yapıyorum.

Akşamüstü fotoğraf grubundan mesaj geldi. Haftaya cumartesi Büyükada’ya çekime gidecekmişiz. Cuma günü de kalabalık misafirim var ve eve taşındığımdan beri tek seferde 3 kişiden fazlasını çağırmadım.

Oturduğum yerde koca bir iç çektim. Altından kalkabilir miydim? Telefonumu elime alıp ajanda programımı açtım.

Çarşamba: Temizlik. Perşembe: Yiyecekler. Cuma: Misafir.
Cumartesi: Büyükada çekimi.

Ve tüm bunlara artı bir bebek = Mavi Kış’ım. Bence üstesinden gelirim.

Geldim de.

Artık başaramamak, umutsuz olmak yok. Cuma günü çok yoruldum ama güzel geçti.

Ertesi gün sabah 6’da kalktım ve yola koyuldum. Eve döndüğümde ayaklarım beynimin içinde zonkluyordu. Tüm adayı karış karış gezmiş, hafıza kartlarımız dolana kadar fotoğraf çekmiştik. Dönüşümüz de haliyle geceye kalmıştı.

Yatağa yattığımda Serhan’ı düşünemeyecek kadar yorgundum ve yine de uyuyamadım. Kalkıp çektiklerime baktım. Düğünümden birkaç ay önce en yakın arkadaşımın hamile çekimini yapmıştım. Karnı burnundaydı ve bebeği sağ olsun kına gecemde doğmaya karar vermişti.

Onun hamile çekiminde öyle çok eğlenmiştim ki, ‘bir gün yazarlığı kenara koyarsam kesinlikle hamilelerle uğraşmak istiyorum’ demiştim. Sonrasında bir hamile çekimi daha yaptım. Onda da aynı oranla eğlenince, hamile fotoğrafçısı olabileceğime gerçekten inandım.

Peki ya, gerçekte istediğim şey fotoğrafçı olmak mıydı? Çektiğim fotoğraflara bakarken uzun uzun düşündüm. “Deklanşöre bas ve renklensin dünyan,” sloganını yazdığım gün, karar vermiştim fotoğraf eğitimi almaya. Fotoğraf çekmek daima beni mutlu etmiştir, neden mutlu olduğum şeyi profesyonel olarak yapmayacaktım ki?

Fakat işlerin mesleki boyutunu düşünmemiştim. Benim için öncelik her zaman yazmak olmuştu. Ben bir yazardım. Tanınmıyor olsam da.

Hiç bir zaman pes etmedim. Yazdıklarımı okuyan bir kitlem hep vardı. Bana güç verdiler. Oysaki yazmaya başladığım senelerde umudumu kırmak için her şeyi yapan insanlar oldu. En yakınlarım sandıklarımdan bile öyle çirkin şeyler duyuyordum ki… Pes edeceğim sanıyorlardı, ben daha fazla güçlendim. Her eleştiriyi tecrübe olarak ele aldım.

Yine aynı insanlar, kitabım çıktığında da okunmaya değer olmadığını söyleyerek hayatımdan çıkıp gittiler. Şimdi farkına varıyorum da, elde ettiğim her başarı hayatımdan fazlalıkları götürmüş. Demek ki doğru yoldaymışım.

“Öyleyse neden hem yazar hem fotoğrafçı olamayayım?” Ah, bir de anne tabi ki.

Düşünsenize, üçünü de olduğumda gidecek fazlalıkları! Evde tek olduğum gibi evrende de tek olacağım. Şaka bir yana, yorgunluktan gülüyorum şuan. Bir yandan da yanaklarım ıslanıyor. Ağlıyor muyum? Evet. Mutluluktan mı? Hayır…

Ağlıyorum, çünkü zaten üç sıfatım olduğunu fark ettim. Ben bir yazarım. Anneyim. Ve yalnızım…