to top

Temizlik Bizden İthal

imagbank11.jpg “… Türklerin bize haklı olarak yönelttikleri tenkitlerin başlıcası, kirli oluşumuzdur. İspanya’da ömrü boyunca iki kere yıkanmış hiçbir kadın ve erkek yoktur. Türk hamamlarında çok su harcanır. Dünyada İstanbul kadar çeşmesi olan hiç bir şehir yoktur, her sokakta muhakkak bir çeşmeye rastlanır.”
Bu satırlar 1552 yılında Türklere esir düşüp, üç yıl boyunca Kaptan-ı Derya Sinan Paşa’nın yanında kölelikten en bilgili ve gözde hekimleri arasına yükselen İspanyol Pedro’nun kaleme aldığı “Kanuni Devrinde İstanbul” isimli kitaptan alınma…
İnanılmaz değil mi?.. Ama inanın bunlar doğru…

Bu garip durum İspanya’ya has bir şey de değil üstelik, o dönem Avrupa’sında yaşanan sıradan bir vaka. Sebebi ise o dönemki doktor ve din adamlarının Avrupa toplumu üzerinde bıraktığı etki, daha doğrusu baskıların bir sonucu.
Zira o dönem doktorlar banyoyu tavsiye etmedikçe yıkanmanın sağlık açısından tehlikeli olduğu inancı yaygındı. “Günlük Sağlık Bakımı” isimli kitabın yazarı olan doktor John, “Kulaklara kaçırmamak şartıyla başınızı yıkayabilirsiniz” diyordu. Fakat Jean de Renoe adlı başka bir doktor ise aynı fikirde değildi. “Ellerinizi yıkayabilirsiniz” diyor, “Ayaklarınızı da yıkamanızda bir mahzur yoktur. Fakat başa su sürmek, son derece tehlikelidir. Unutmamalıdır ki başa sürülen su, her türlü derdin kaynağıdır” görüşünü savunuyordu.
Bu gibi konularla yakından ilgili bir yazar olan Theophrashe Renaudot da bir kitabında aynı konuya temas etmişti: “Doktorlar tavsiye etmedikçe banyo yapmak sadece lüzumsuz bir hareket değil, tehlikelidir de… En büyük zararı da müstakbel annelerin karınlarındaki hayat meyvelerini yok etmesidir.”

rize’den geriye kalanlar

Ağustos’un ilk haftası Rize’de dolu dolu 4 gün geçirdik. Geçen seneki Rize tatilimizin devamı gibiydi sanki. Minik rüya mavisi Fiat Panda arabamız, yaylaya giden yollar, bol bol yeşil ve mavi. Bir de eşimin çocukluk arkadaşının düğünü.

Çok keyifli bir otobüs yolculuğunun ardından puslu ve yağmurlu bir günde Rize’ye indik. Şehir merkezinde işlerimizi halledip, köye çıkmayı plandık. Rize’ye gidip şehirde kalmaktansa, köyde kalmayı tercih ediyoruz. Çünkü, çay bahçelerinin arasından doğan güneşle güne başlamak harika oluyor.
Eşim şehir merkezinde işlerini hallederken, ben de bölgenin en meşhur pastanesi olan Dergâh’ta oturmayı tercih ettim. Orada otururken, Gönen’den arkadaşımın Rize’de olduğu aklıma geldi. Eğer işi yoksa yanıma gelmesini söyledim. O da geldi sağolsun. Doğup büyüdüğümüz yerlerden uzakta, tamamen farklı bir yerde buluşmanın verdiği şaşkınlıkla birbirimize Rize izlenimlerimizi anlattık. Ne yazık ki işi olduğu için erken ayrılmak zorunda kaldı. Bu sırada o akşam düğününe gideceğimiz eşimin çocukluk arkadaşı ile de karşılaştık. Akşama düğünde görüşmek üzere oradan ayrıldık.
Ve yol yorgunluğumuzu bile üzerimizden atmadan akşam hazırlanıp düğüne gittik. Düğün Rize’nin en bilinen oteli olan Dedeman’da oldu. Herşey çok güzeldi. Bol bol horon ve karadeniz havası dinledik. Geceyi Sinan Özen konseri ile bitirdik. Eve kendimizi nasıl attığımızı bilmiyorum. Çok yorulmuştuk.

Leyleği Havada Görmek

Bu deyimi çok gezenler için kullanırlar. O yaz eğer çok geziyorsam, gördüğüm leylekleri anarım. Bu haftasonundaki çılgın gezimizi de leylek sürüsü görmüş olmama bağlıyorum. Çılgın gezimiz diyorum çünkü, birazdan anlatacaklarım ancak filmlerde olur. Aniden verilen bir karar ve uzun mesafe yolculuğu.

En iyisi baştan başlayayım anlatmaya.

kabaktan farklı lezzetler

Kadınların en büyük sıkıntısı hergün ne pişirsem diye düşünmektir der hep anneannem. Bunu evlendikten sonra daha iyi anladım. Her gün beynimi zorluyorum ne pişirsem diye. Hep makarna pişirsem oh ne âla, bayılırım. Ama bunun vitamini var, besleyici değerinin yüksek olması var. Her gün kuru yemek olmaz. Bir de önceki gün etli yemek pişirdiysem, ertesi gün mutlaka zeytinyağlı pişiriyorum. Bu bana annem ve anneannemden kalan bir gelenek olsa gerek.
Bir de iki kişi olmamıza rağmen , hergün sofrayı davet sofrası gibi özene bezene hazırlamak, çorbasından, salatasına kadar yapmak da ailemden bana kalan güzel şeylerden..

El yapımı çantam ve bana hatırlattıkları

Eskiden Gönen’de salı pazarı Gönen’in çarşısındaki sokaklara kurulurdu. Kışın sadece sebze alıp eve kaçtığımız pazarda, bahar ve yaz aylarında dolaşmak çok keyifli olurdu. Anneciğimle birlikte neredeyse bütün günümüzü pazarda geçirirdik. Rengarenk pazar tezgahlarını tek tek dolaşmak bize büyük keyif verirdi. Yine bu pazarda, parçacılar dediğimiz kumaş parçaları satan bir yer olurdu. Burada kumaş toplarından artan parçalar gelirdi, rengarenk ve desen desen. Bu çantanın kumaşını o parçacılardan almıştım ne olacağına karar vermeden. Rengi beni cezbetmişti ve alıvermiştim. Daha sonra da çanta yapmaya karar verdim.

Hünerli ev hanımı yetişmezse!

Geçen gün günlük gazeteleri okurken dikkatimi bir yazı çekti. Yorum yapmadan yazıyı aktarmak istiyorum.

Hünerli ev hanımı yetişmezse!

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) hazırladığı 2006 yılı verilerine göre, evli çiftlerin yüzde 42.6’sı, evliliklerinin ilk 5 yılında boşanıyor. Boşanmaların yüzde 4.2’si bir yıl dolmadan olurken, yüzde 38.4’ü ise 1. ile 5. yılları arasında gerçekleşiyor.

Boşanmaların ilk yıllarda bu kadar yüksek olması, gençlerin evlilik ve aile konusunda yeterli bilgi sahibi olmadıklarını, problemleri aşabilmede zayıf kaldıklarını göstermektedir. Evliliğin, ilk yıllarında bazı uyumsuzlukların olması kaçınılmaz bir durumdur. İki farklı ruh ve mizaçtaki insanın bir araya gelmesinin tabii sonucudur bu.
İşte bütün hüner, sanat bu farklılıkları orta bir yerde buluşturabilmektedir. Burada gençlere büyük iş düşmektedir. Özellikle de kadına. Çünkü yuvayı dişi kuş yapar. Eskiden büyük ailelerde, yani annenin ve büyük annenin bulunduğu ailelerde, kızlara bu hüner kazandırılırdı. Kadın, bir sanatkâr gibi aile yuvasını büyük bir hünerle inşa ederdi. Deyim yerinde ise, ev hanımlığı bir meslekti.

})(jQuery)